28 Aralık 2009 Pazartesi

bu gökyüzünde grev var...


...
bir grevin üstüne yağmur yağıyor
ince ince
tek tek ve çiseleyerek
her damla bir grev gözcüsü
her gökgürültüsü bir slogan
açılıyor birdenbire pankartlar
bu gökyüzünde grev var ...


Adnan Yücel

27 Aralık 2009 Pazar

RUBAİLER'den

Birinci Bölüm'den...

5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hâyale.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrumedildiğin kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...

7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devamedecek ben basıp gidince de,
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...


İkinci Bölüm'den...

4
Geçmiş günün hasretini çekmem
-yalnız bir yaz gecesi bir yana-
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
gelecek günün müjdesini verecek sana...

5
Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nazım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...


Üçüncü Bölüm'den...

1
İnsan
ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...

4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire:
aydınlık, alabildiğine aydınlık...



Nazım Hikmet

23 Aralık 2009 Çarşamba

gerçeklik, delilik... ama asıl sözüm Sanço Panço'lara

"Delileri ortalıkta görmeye katlanamaz akıllı insanlar. Onları ya loş arka odalara kapatırlar, ya da tımarhanelere. Çünkü, kendini özgür zanneden insanlara, aslında aklın birer tutsağı olduklarını anımsatır bütün deliler.Onlar, diğer insanlara zihin özgürlüğünün uçsuz bucaksız sınırsızlığını ve söz dinlemezliğini gösterirler.Aslında bir kahraman olan Don Kişot’a gülmeleri, içlerinde taşıdıkları kaosudur tüm insanların. Bütün insanlar, aslında Don Kişot gibi pervasız, gözü kara ve hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, doğru bildiklerini yaşayan bir kahraman olmayı isterler; ancak diğer insanların kendilerine gülecekleri korkusunu taşıdıkları için, hayatlarını Don Kişot’un içten pazarlıklı ve korkak yamağı Sanço Panço gibi tüketirler... "


nereden alıntılandığı, kime ait olduğu bilinmeyen ama bana pek bir denk düşen ufak bir yazı... diyelim ki bana dair, diyelim ki kaçışımın nedenseli, belki de yönü... "deliliğe" ...

bu yazıyı hayatıma sokan ömür'e tekrar teşekkürler...

22 Aralık 2009 Salı

Ankara, Mon Amour!

alışıldık akışın değiştiği anlardan birisi....

" Çocuklar yavaş yavaş annelerinin L-salon dedikleri yepyeni mobilyalarla döşenmiş, perdecide diktirilen ağır perdelerin yerleri süpürdüğü salonlara, ya da bir zamanlar uzak halleri ve yaz kış bu gibi kumaşlarıyla ayrıcalığın ta kendisi olan misafir odası koltuklarının, yeni yüzleriyle sakin bir emeklilik yaşadıkları oturma odalarına çekilmişlerdi. Ankara hâla tüm mevsimleri aynı ciddiyetle yaşıyordu. Apple, Galaxy ve Papazın Bağı bazılarının hayatlarından girdikleri gibi çıkıvermiş, yerlerini zafer çarşısı'na bırakmıştı.
Artık artistler değil, yönetmenler önemliydi.
Leonard Cohen ile Ali Asker'in sesleri birbirlerine karışırken, bildiğimiz mahalle arkadaşları mücadele arkadaşları olmuşlar, bazı analar babalar bu kez 'anarşiye karışanın' kendi çocukları olduğunu eşten dosttan saklamaya çalışarak Mamak'ın yolunu tutmuşlar, 'dağ başını duman almış' romantizmiyle büyüyen çocukların 'dağlarına bahar gelmiş memleketimin' diyerek içlenmeleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Uykusuz geçen gecelerinde akıllı bir çocuğun kalpsiz ana babaları mı yoksa kalpsiz bir çocuğun acı çeken ana babaları mı oldukları sorusunu sorup duruyorlardı kendilerine. Beş on yıl önce inşaatta çalışan amelelere üzülüp su taşıyan 'merhametli yavrularının', şimdi bu merhametlerini tüm dünya proleteryasını kurtarmak isteyecek kadar ileri götürmelerini affedemiyorlar, 'esrara alışsa bundan daha iyiydi, hiç olmazsa tedavi ettirirdik' diyerek karabasanlı rüyalara dalıyorlardı. Çocuklar ise sanki güç bir integral çözermişçesine soğuk bir edayla dünya devriminden bahsederlerken, yüreklerinin derinliklerinde bir yerde neden artık hep kalpsiz ve çalışkan çocukların makbul olduklarını sorup, tekrar tekrar kırılıyorlardı.
O günlerde, Ankara'da, Küçükesat'ta birbuçuk odalı bir çatı katında, adına kader denilen bir hayat, adına ideoloji denilen başka bir hayatla birlikte yaşamaya başladı. Jan Eyre ile Kapital, sokak ile ev, dün ile şimdi tekrar bir araya geldiler. Yıllardan bindokuzyüzseksen, mevsimlerden yaz, aylardan yine Haziran'dı. Ben İngiliz Edebiyatı öğrencisi Emel Kurtaran geceleri duvarlara yazı yazanlarla bir zamanlar gazoz kapakları toplayanların aralarında bir iilgi olduğunu anlayacak ve yeni bir yaz rüyasına dalacaktım. "

Şükran Yiğit

15 Aralık 2009 Salı

bir şarkı, sözleri ve Sabahattin Ali...

pek çok şarkıyı dinlerken dalıp gitmemek, bazı yaşanmışlıklara geri dönmemek mümkün mü? hele ki o şarkılar Hasan Yükselir'den dinleniyorsa...

bu sefer ki sevdalara götürmedi beni ama... "Üşür Ölüm Bile", çoğumuzun Ahmet Kaya'dan dinleyip, tanıdığımız bir şarkı ama kesinlikle en güzel bestesi ve yorumu Hasan Yükselir'e ait.

sadece merak ettim az evvel bu parçayı ard arda dinlerken, "acaba kaçınızın aklına Sabahattin Ali'yi getirmekte bu parça" diye.

bir parça bahenem oluverdi hemen sözlere verdim kendimi, ardından da kitaplığa uzanıp Sabahattin Ali'yi aradım raflarda. önce şarkının sözleri ardından da bir kaç öneri gelecek benden...



Üşür Ölüm Bile (Ülkü Tamer)

bir ormanda tutup onu bağladılar ağaca
yumdu sanki gözlerini uyur gibi usulca
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.

diz çöktüler karşısında sonra ateş ettiler
parçalanan yüreğine yuva kurdu mermiler
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.

gelip kondu bir güvercin ellerine o gece
kırmızı bir çelenk oldu bileğinde kelepçe
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.


şimdi hasan yükselir'e kulak verelim, bir dinleyin bakalım size neleri hatırlatacak...
son önerim ise Hıfzı Topuz'un yazdığı Sabahattin Ali'nin Romanı, yani "Başın Öne Eğilmesin" olacak, henüz okumayanlara belgelere dayanan bu kurguyu okumalarını öneririm...

13 Aralık 2009 Pazar

ben yine eskilerden dinledim...



dönüp dolaşıp eskileri kurcalamayı seven, eskilerden kopamayan birisiyim. işte bir genelleme de yapıyorum var mı eskiler gibisi?

ankara yağmura teslim, ben de yağmura :) sokakları arşınladım iki gün... şemsiyem, ben, yağmur, yerdeki yapraklar ve iyice çıplaklaşan ağaçlarıyla ankara sokakları...
ama bugün çok soğuktu, gezintim kısa sürdü o yüzden. günün geri kalanı ise sıcacık bir kahve eşliğinde pencere önünde geçti, bir de Ezginin Günlüğü ile...

1985 çıkışlı Seni Düşünmek albümü ilk dinlediğim albümüydü Ezginin Günlüğü'nün. Emin İgüs, Şebnem Başar, Güneş Uras, Nadir Göktürk, Tanju Duru ve Cüneyt Duru ekibi ile tanıdım onları, o muhteşem ekip ile... Yeri dolamayan bir albümdür benim için "Seni Düşünmek".
Gökte Uçan Huma Kuşu'nun tiz bir çığlık ile taa derinlere işleyen yorumu, A. Kadir'e (Gelen Benim), Nazım'a (Seni Düşünmek) kendinizi teslim ettiğiniz o anlar, bir de Emin İgüs'ün yorumu bir başkadır bu albümde, hele ki ilk dinleyişinizde 15inizde iseniz hayalleriniz, platonik aşklarınız şekilleniverir hemen bu albüm ile. Artık şarkı söylemek istersiniz, bilinmeyen ülkeye varmak, gelmemiş olanı orada beklemek istersiniz.

Dinlerken bir kez daha tekrarladım; "yeri dolmayacak"...

beklemek, olanı ya da olacak olanı, gelmeyeni, gelmesi isteneni... ancak bu bitiriş yakışır bu albüme... bitmemek üzere, beklemeye devam ederek

gelmiyorsun... (Gündüz Göktürk)

Yetişmiyor sana sesim
Bekliyorum gelmiyorsun
Yıllar geçti mevsim mevsim
Bekliyorum gelmiyorsun
Dağlar yüce beller uzun
Günler, aylar, yıllar uzun
Bu kadar mı yollar uzun
Bekliyorum gelmiyorsun


haydi bir de dinleyelim...

8 Aralık 2009 Salı

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bitirmemek için direnilen ama sayfaların sonuna çabucak ulaşılan ve hâla satırların derinliğinde dolaşılan bir kitabın ardından... Sanırım içimdeki ateşi körüklemek için yazıyorum bu beni etkileyen anlatımı

Umut Gibi İnsanlar

"Isıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz. Kusura bakma ama Selma, Umut gibi insanlar kimseyi mutlu edemez, kendileri de mutlu olamaz. Bu tür insanların en çok duymak istedikleri şey, 'Böyle bir dünyada yaşaman mümkün değil' cümlesidir. Bunu büyük bir övgü olarak görürler..."

Selma dinlemiyordu. Umut'un boş bir meze tabağının altına sıkıştırdığı paraya bakıyordu. Böylesi daha mı iyi, diye düşünüyordu, o yakıcı sıcaklığın geride kalması. Vücudunda bir yerlerde, kalbinde değil başka bir yerde, küçük, sıcak olamayacak kadar küçük bir noktaya dönüşmesi Umut ile yaşadıkları her şeyin. Daha mı iyi çıplak ayaklarını yakan geniş kumsalın bitmesi?

Çünkü sonrası büyük, soğuk deniz.


"Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra", s. 71, Barış Bıçakçı

19 Kasım 2009 Perşembe

dünden kalma... doğumgünümde

aklıma takılan mesele, ben niye hayatımın temposuna ayak uyduramıyorum? sürekli bir koşturmaca, yetişme, yetiştirme halleri... niye bundan rahatsızım? kurtulamadığım "aksama" hissiyatinden mi, farkında olarak ya da olmayarak geride bıraktığım onca boşluktan mı? sanırım her ikisinden de. ama asıl korkum geri dönemeyip telafi edemeyeceklerimden ya da bir daha yapamayacaklarımdan, kaçırdığım fırsatlardan.
kaçırmamak mümkün mü? sakin sakin, "ulan ne güzel her planladığımı yerine getirebiliyorum" diyebilmek mümkün mü? benim örneğimde değil... genelleme yapmayı da sevmediğime göre, hep böyle mi gidecek? kafaya takmamalı... böylece yaşamalı, koşturarak, yetişemeyerek, yeni hedeflerin peşinde koşarak, bazılarını yapamayarak, yeni heyecanlar-üzüntüler yaşayarak, ama her dem aşık olarak... her şeye...
saat 18:15, 18 kasım 2009, aklımda bu sorularla 28'imdeyim, biten yaş söylenir derler ya ben deyim 28 siz anlayın 29 farketmez. normal bir gün, yani gün boyu dersten işe, bir o kampüse bir bu kampüse koşturarak ama arada dostların sıcacık, içten doğumgünü mesajlarıyla ısınarak bu saati etmek... ben yine az sonra buluşacağım dost'u beklemekteyim. hep erkenciyimdir, severim sevdiğim mekanlarda bir başıma oturmayı, çevreyi izlemeyi, kitap okumayı... ondan sanırım, ders saatine yetişemeyen biri olarak dostlarla buluşmada hep erkenciyimdir.
eee kasım ayı olmuş, açık havada oturulmaz ama mekan bana yaraşır bir şekilde rengarenk. aslında fasıl dinleme aşkıyla yanıp tutuştuğum zamanlar geldiğim bir yer burası, dost sohbeti eşliğinde bira yudumlaması da güzeldir... eğer açsanız hemen karşıda muhteşem bir cartlak kebap, karşıya geç, tıka basa ye, sonra geri dön biraya devam... daha ne olsun...
eee bir de eski dostlar, anılar, yorgunluğun, karamsarlığın yitimi.. tanıdık bir yüz göründü, yalnızlığıma nokta

13 Kasım 2009 Cuma

Kapital Manga cebimde...


işte cepte taşınabilecek bir Das Kapital...
hani marksizmle tanışmanın ilk heyecanıyla alınan o koca koca ciltler, ardından arkadaşlarla kurulan Kapital okuma grupları ve okunan bölümler üzerine yurt kantininde, saat 24 olup da el ayak çekilince, sıcacık kahve eşliğinde yapılan tartışmalar... önce zor gelir, sonra makul davranılıp "ücret, fiyat, kâr" ve "ücretli emek, sermaye" broşürlerine geçiş yapılır ve bunları anlamanın verdiği haz ile tekrar Kapital ele alınır...
sanırım bendeki bu yaşanmışlık pek çok kişiye tanıdık gelmiştir. Kapital'in Manga basımının türkçeye çevrildiğini duyduğum an tüm bunları hatırlayıp, gülümseyiverdim. Sonrası merak... Nasıl mangalaşabilirdi koca Kapital?
evet, sonunda manga Kapital'i okuyabildim, hem de bir çırpıda, bir dolmuş mesafesinde, azıcık sıkışık trafikte, bir ev mesafesinde...
kapitalist üretim ilişkileri, peynir üretiminin küçük bir ev atölyesinden fabrikalaşma aşamasına geçişi etrafında öyküleştirmeye çalışılmış. Kapital'den alınmış pasajların cizgilerle buluştuğu bir anlatımda gezinmek benim için keyifli oldu ama Kapital'in temel kavramlarına yabancı birisi için bu kitap ne ifade eder diye de düşünmeden edemedim.
Kapital'i okurken içerisinde yaşadığınız dünyaya bakışınızda, taşların yerli yerine oturmasını hissetmek keyif verici idi. Ama bu kitabın böyle bir hissi uyandırması mümkün değil. Öyküleştirmenin pek çok temel tartışmayı en dar şekilleriyle ele almış olduğunu söylemek gerek. Tanıtımlarda yineleyip durdukları bir ifade var, "Hem Kapital'in en temel kavramlarıyla tanışmak isteyen gençler için, hem de genç-yaşlı çizgi roman ve manga tutkunları için... " Siz siz olun Kapital'i bu kitap ile tanımayın...
yine de Kapital Manga Cilt 1'i tamamlayıp, diğer ciltlerin çevrilmesini de heyecanla beklediğimi belirteyim. Son söz; ben Kapital'in bu yaratıcı yeniden ele alış şeklini sevdim. Kitaplığımda Kapital ciltlerinin yanında bu ilk cilt yerini almış bulunmakta.

8 Ekim 2009 Perşembe

Vladimir Mayakovski - Lili'ciğim (mektup yerine)

Tütün dumanı kemiriyor havayı. / Oda / Kruçyonıh'ın Cehennem' inden bir bölüm gibi. / Anımsıyor musun / İlk kez / ardında bu pencerenin / tutkudan çıldırmışçasına / okşamıştım ellerini. / Şimdi / oturuyorsun aynı yerde, / yüreğin / demirden bir kılıf içinde. / Ve yarın / paralayan sözlerle / kovacaksın belki beni / Ve loş antrede / uzun süre / titreyişlerle sarsılan bir kol / bulamayacak ceketteki yerini. / Çıkacağım, ezilmiş. / Fırlatacağım vücudumu sokağa. / Yabanıl / çılgın / umutsuzlukla paramparça. / Hayır / gerek yok buna, / sevgilim, / biriciğim, / gel / vedalaşalım şimdiden. / Ağır bir gülle gibi / aşkım / nereye kaçarsan kaç / asılıdır sana / nasıl olsa. / Bırak / son bir haykırışla uluyayım / horlanmışlığın acı yankısını. / Çalışmaktan / anası ağladığında öküzün / gider / salar kendini soğuk sulara. / Aşkından başka / deniz yok bana, / ve gözyaşları da / bir erinç / koparamıyor ondan. / Yorgun fil / sessizliği aradığında / yatar / kızgın kumlara saltanatla. / Aşkından başka / güneş yok bana. / Ve bilmiyorum bile / neredesin şimdi ve kiminle. / Eğer / bir başka şair olsaydı / böylesine üzdüğün, / onarırdı acısını / parayla ve ünle. / Fakat / sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı / senin sevgili adının / çınıltısından başka. / Atmayacağım / bir boşluğa kendimi, / zehir içmeyeceğim. / Ve dayayıp / şakağıma namluyu / çekmeyeceğim tetiği. / Ağzı hiçbir bıçağın / bakışların kadar senin / kesemez beni. / Yarın unutacaksın / seni taçlandırdığımı, / ve yakıp tükettiğimi / çiçeklenmiş bir ruhu / aşkla. / Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı / dağıtacak / sayfalarını kitaplarımın. / Sözlerimin kurumuş yaprakları mı / durduracak seni / çırpınan soluğuyla. / Bırak hiç değilse / son bir sevgi dalgası sereyim / beni bırakıp giden adımlarının altına.

çeviri: ataol behramoğlu

2 Ekim 2009 Cuma

Hüzünle kaplanan zamanlar; Tanju Duru (2 Ekim 2008'in ardından)

Tanju Duru adıyla ilk kez müzik diye postal seslerini, martaval niyetine asker nutuklarını dinlediğimiz günlerde tanışmıştık. Yaprak kıpırdamayan siyahi mevsimin ışıklı sesi Ezginin Günlüğü topluluğunda, en genç eleman ve arkadaki minimal gitarları konuşturan adamdı.
Ezginin Günlüğü 1981 ile 1989 arasının en disiplinli ve kolektif ekibiydi. Topluluk sonradan dağıldı, ama ilk kadroda bulunan isimlerle birlikte Tanju da asla bu ismi bir rant fırsatı ya da ekmek kapısı olarak görmedi; sonradan bu ismi kullananlarla arasına kalın bir çizgi çekti.
Yıllar geçti; Tanju bir yandan ses mühendisi olarak çok değerli müzisyenlere hizmet verdi, önemli albümler kaydetti, bir yandan da yalnızlık fırtınalarının koptuğu iç denizini hüzün yanı ağır basan bestelere döktü.
Sonunda yılların damıttığı, zaman çemberinden geçmiş besteleri bir albümde topladı; adına da “Duru Zamanlar” dedi. Hayatın içine kapanık, genç emektarı albümünün kapağına kendine en yakışan ve kendini en iyi ifade eden tercihle adını yazmamıştı.

Karıncaezmez kabilesinin efendi üyesi

Hırsına yenik, ihtiraslarını şahsi emellerine tercüme etmiş insanların bin ışık yılı uzağındaydı Tanju. Hepsinin üzerinde nesli tükenmekte olan Karıncaezmezler Kabilesi’nin son efendi üyelerinden biriydi.
Her kelamında bir itidal, ses tonunda büyüleyici bir dinginlik vardı. Bu son özelliğiyle sınıf kavgasında “ağzına vur, ekmeğini al” görüntüsü verse de, kaya gibi örgütçüler kadar etkileyici ve ikna edici bir tarza sahipti. Kavgacıdan ziyade barışçı, kargaşadan uzak bir minimalist, açtan çok tok, tüketici değil üretici yazıyordu lacisi uçmuş kafa kağıdında.
Hiç esirgemediği sınırsız dostluğunun çerçevesinde az görüşür, öz konuşurduk. Bazen bir masa etrafında kırmızı şaraplı toplaşmaların, bazen de stüdyoda kutu biralı sohbetlerin en yumuşak, üretken ve sıcak sesiydi O. Sanki sürekli birilerine faydası dokunsun diye yaşar, birilerinin derdine deva olsun diye konuşur gibi bir hali vardı.
Yardım elinin güzelliğini erken keşfeden, sevmeyi en büyük erdem sayan biriydi. O yüce yüreğin, derdine deva olmadığı müzisyen de yok gibiydi. Son bir iki 10 yılın en iyi albümlerinde belki de en büyük emek ona aitti.
Usta müzisyenlerin dostluk uğruna, hiçbir menfaat beklentisi olmaksızın bir araya gelip, içinden geldiği gibi çaldığı “Duru Zamanlar” albümü ancak ağır bir hüzün fırtınası altında dinlenebiliyordu. Tıpkı Ezginin Günlüğü’nün en hakiki, en anlamlı olduğu günlerde; “Seni Düşünmek”, “Sabah Türküsü”, “Alagözlü Yar”, “Bahçedeki Sandal” albümlerinde olduğu gibi. Hüznün içinde umut da yok değildi tabii. Şarkıların içinden geçen martılarla, vapurlarla ve yalnız insanlara yüklenmiş umutlar bir bir akıyordu notaların arasından...

Ölümü değil, hayatı arıyordu

Tanju’yu Ekim ayında Niğde Aladağlar’da geçirdiği kaza sonucu yitirdik. Müzisyeninden devrimcisine, dostundan tanışına; herkes bir kişi eksilmişti, her konuda bir kişi eksilmiştik.
Hani derler ya “yeri dolmayan insan” diye. Yokluğunun gediği, müzisyenler içinde bir diyalog kapısının kapanmasında, kolektif bir umudun sönmesinde açılmıştı.
Dağdaki ölümün haberi geldiğinde kahrolmakla kızgınlık arasında kala kaldık. Daha beş yıl önce Uğur Uluocak’ı almamış mıydı dağlar bizden? Neydi daha yaşanmamış sevdaları, henüz doyulmamış dostlukları, kaydedilmemiş albümleri yarım bıraktıran bu deli tutku? Yakıştı mı amacı hiçlik olan bu tutkular bize?
Dağlara çıkarken taşıdığı sırt çantasında sadece kendinin değil yaşamına uğramış tüm tanıdıklarının sıkıntılarını taşıyordu. Çıktığı tepelerden ummana boşaltıyordu çantasının içindekileri. Tabi ki ölümü değil yaşamı arıyordu dağa başlarında, ama son yolculuğunda bulduğu şey ne yazık ki ummadığı bir şeydi.
Mistik duyguların dindar olmayan komünisti Tanju Duru. Sana hüzünle, sevgiyle, umutla, dostlukla, gıptayla, coşkuyla ve biraz da kızgınlıkla güle güle diyoruz. Artık yaptıklarını yaşatacak, yarım bıraktıkların tamamlayacaklara emanetsin. İçin rahat olsun…

Murat Beşer (http://www.studyoimge.com/makale/4448/huzunle-kaplanan-zamanlar-tanju-duru adresinden)

23 Eylül 2009 Çarşamba

23 Eylül ... Neruda



23 Eylül 1973'de, Allende'nin öldürülmesinden 12 gün sonra, evinde göz altında tutulurken hayata gözlerini yumar Neruda... "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" isimli kitapta Allende'nin son anlarını şöyle ifade etmiştir;

"Anılarım için bu satırları çabuk çabuk yazıyorum. Büyük yol arkadaşım başkan Allende"nin ölümüyle sonuçlanan o çileden çıkarıcı olaylardan üç gün sonra öldürülmesinin nedenini gizlediler. Ölüsünü gizlice gömdüler. O ölümsüz ölünün mezarına kadar yalnızca dul eşine izin verdiler birlikte gitsinler diye. Saldırganların yazdığına göre ölü olarak bulunduğunda, kendi canına kıydığının apaçık belirtileri varmış! Fakat yabancı ülkelerde yazılanlar bambaşkaydı. Hava bombardımanından hemen sonra tanklar saldırıya geçmişti. Tek bir adama karşı savaşabilmek için korkularından pek çok tank kullandılar. Şili Cumhurbaşkanı Allende, onları çalışma odasında bekliyordu. Yüce yüreğinden başka kimse yoktu o anda. Dumanlar ve alevler her yanı sarmıştı.
Saldırganlar böylesi bir olanaktan yararlanmalıydı. Saldırganların onu makineli tüfekle biçmesi gerekti. Zira o görevini bırakmamıştı!"

Seçmekte çok zorlandım ama bir şiiri ile son noktayı koyalım...

seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,
çünkü hayat iki yüzüyle çıkar karşına hayat.
bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateşde pay alır kendine soğuktan...
seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,
sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak
bir yolculuğa yeniden başlamak için;
bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni...
sanki ellerimdeymiş gibi mutluluğun
ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları
hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni...
sevgimin iki canı var seni sevmeye...
bu yüzden sevmezken seviyorum seni
ve bu yüzden severken seviyorum seni...

15 Eylül 2009 Salı

yine bir Ankara sevdalısından...

"Ankara bir düşler kentidir. Kentin kendisi insanları düşler dünyasına taşıdığından değil:
İnsan Ankara 'da düş kurmadan yaşayamaz da ondan.

Ya yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı,
ya mutlulukla ilgili,
ya iyi insanlıkla ilgili bir düşünüz olmalı ya da iyi sanatçılıkla ilgili.

Düşlersiz yaşanamaz Ankara 'da:
çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir ufuk düşümüz yoksa,
çünkü dereler sığdır ve "denetim altındadır", göğsümüzde yüreğimiz bir çağlayana
kaynak oluşturmuyorsa.
Çünkü kale terkedilmiş gözükür uzaktan, içimizde taht kuran hüküm süren astığı astık / kestiği kestik, ama sırasında kendisini de kesen bir yönetim yoksa.
Çünkü ilişkiler köhnemiş, "memurin " ve hesaplıdır, yaptığınız her şeyi karşılıksız yapmıyorsanız.

Onun için de Ankara bir düşler yatağıdır, onun çorak bir ülke, tozlu bir kent, kısır bir yaşam
ve çeşnisiz bir toprak olduğu bir yana bırakılırsa... "

Ali Cengizkan

9 Eylül 2009 Çarşamba

beklerken..

8 Eylül, akşam 7 civarı... Ankara... Hava sıcak ama bu sıcaklık akşam esintisi ile birleşmiş ürpertmekte hafifçe beni, dolmuş ama bir türlü boşalamayan bir gökyüzü, gri, yani sonbahara adım atan bir Ankara'dayım artık. Beirut ezgileri kulağımda, bir de az önce bahçe ışıkları açıldı, hafif kararan bir gökyüzü altında, çıplak ampullerle aydınlanınca daha bir güzel gözüktü gözüme sarı, mavi, yeşil ve kırmızı renklere boyanmış bu tahta masa ve sandalyeler. Aslında yol üstünde bulunan bir cafedeyim. Bahçenin iki tarafı yola dayamış sırtını ama duvar ve demir parmaklıklara sarmalanan bitkiler yolla aramda aşılması zor bir set oluşturmakta. Ne mutlu... Farkettim ki görmüyorsanız yanıbaşınızdaki gerçekleği, rahatlıkla yok sayabiliyorsunuz. Şimdi Radiohead çalmakta, araba gürültüsü mü? O da ne? Ben müzikten başka bir şey duymuyorum...

Ankara'da alışıldık bir cafedeyim aslında. Benzerleri İstanbul'da, İzmir'de ve bambaşka bir şehirde bulunmaktadır eminim. Ama Eylül'ün 8i işte, burada hava süpriz yapmayı sevmez, mevsimler serttir ama geçişleri değil. Alıştırır sizi geçişler yaklaşmakta olana. O yüzden Eylül ayındaki akşam esintileri keyiflidir, daha doğrusu o uzun kuru sıcağın ardından özlenen ve beklenendir.

Az sonra iş çıkışı buluşulacak, bitkiden duvar, renkli sandalyeler ve işte en güzeli başladı, Radio Tarifa eşliğinde buluşulacak olan arkadaşı bir başına beklemek keyiflidir bu Eylül akşamında...




Manana - Radio Tarifa

1 Eylül 2009 Salı

Sonbahara doğru ... Ankara

Koskoca yaz geçti, pek çok yere gittim geldim. Daha doğrusu bu yaz kaçtım ben Ankara'dan..
2 gün oldu döneli, dün de iş başı yaptım. Bir serzeniş hali vardı üzerimde, dönüp dolaşıp bu kente gelmiştim yine sonunda. Bilemezdim ki bu halimin hemen geçeceğini...
Saat 6'ya yaklaştı, okul boşaldı ve her okula gelişimde söylene söylene, kan ter içinde çıktığım o fakülte önü yokuşuna attığımda kendimi herşey değişti. Şehir içine sıkışmış yeşilliği ile nefes almamı sağlayan kampüs, yürüken başlayan ve Cebeci - Kızılay yolu boyu bana eşlik eden hafif bir akşam esintisi ve iş çıkışı kısa buluşmalar yaptığım dostların özlemi... Yok yok, ben bu şehri özlemişim.
Zordur Ankara'ya Ankara'da yaşayanların gözünden bakmak, bizlerin bu kentten kopamayışının nedeninin anlamak... Geçenlerde Ankara'yı tam da benim yaşadığım şekliyle ele alan bir blog keşfettim, ANKARA'YA DAİR, diyorlar ki

merhaba
yeni bir ülke bulabilmek umuduyla yol alırken arkamızdan gelen bu şehri anlamak ve sevmek için buradayız...


gerisi ise bu adreste (http://ankarayadair.blogspot.com/)
bence bir göz atın

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Fakir Baykurt'tan ...

Yıkımlar Gibi

Bilirsem yanımda yakınımdasın

Elimin kolumun canı görelir

Diz dize, biz bizeyiz bugün de

Sana bakarken kanım devinir

Dünyayı barıştan yana sürerim

İzlenmeler, işkenceler vız gelir

Uyanışına bakarım girip bahçene

Kucakladım mı gönlüm, gövdem dolar

Yıkımlar üstüyüm seninle olunca

Seninle olunca varsılım Karun'dan

Seninle olunca körden dilsizden yana

Eli açık biriyim seninle olunca

Uzun sözün bir de kısası var

Seninle güçlüyüm şimdi, anladım

Vız gelir dostların kardeşliği

Tutmazlığı arkadaşların

Daha kestirme anlatmak zor

Balıklar akışır içimin sularında

Bambaşka bir Fakir Baykurt olurum

Göğsümden Güvercinler havalanır

Fakir Baykurt
(Fakir Baykurt'un kendi sesinden bu şiirin dinlenmesini de öneririm, yandaki yeşil kutucuğa bu şiir de eklenmiştir)

28 Temmuz 2009 Salı

Brenna MacCrimmon - Kulak Misafiri


Bugün aldım bu albümü ama aylardır çıkmasını beklemekteydim, dilimde Şemsiyemin Ucu Kare parçası...

Brenna MacCrimmon 98'de Selim Sesler ile birlikte yaptığı "Karşılama" albümü ile girdi yaşamımıza. Öncesinde nerelerdeydi, Kanada'da, Balkan ülkelerinde .. İyiki de geldi, hoşgeldi.. Ardından "Ayde Mori" albümü ile çıktı karşımıza Muammer Ketencoğlu, Sumru Ağıryürüyen ve Cevdet Erek birlikteliğiyle.

Bizdendi söyledikleri ya da bize yakındı.

Ve son albümü "Kulak Misafiri", ben bir şey demeyeyim, Brenna'dan aktarayım:


Kulak Misafiri ya da Kulak Misafiri Olmak
  • Bir sohbetin taraflarından biri olmak, bir sohbete kulak vermek.
  • Kaldırımda yürürken karşınıza çıkıveren bir kupa valesi gibi, ummadığınız bir yerde bulduğunuz bir ses.
  • Bir kafede otururken etrafta dönen tartışmalara kulak kesilmek ya da deniz kenarında insan ve insan dışı başka seslerle kaynaşan dalgaların ve rüzgarın davetiyle uykuya dalmak.
  • Pencerenizin altında oynayan iki çocuğun gevezelikleri ile dikkatinizin dağılması.
  • Çukurlu bir yolda hoplaya zıplaya giden bir takside anlamadığınız bir dildeki şarkıların serenadına kendinizi kaptırmak.
  • Birdenbire kendinizi bir kuşlar meclisinin tam ortasında buluvermek.
  • Kulağın kalbe giden bir yol olduğunu kabul edip, onun peşine takılmak.
  • Kulak tanığı olmak. Duyuş tanığı olmak.
...
Buluşmalar, sohbetlerin ritmi gelgitleri... Müzisyenlerle dolu bir odada, ilham kıvılcımının candan cana neredeyse gözle görülebilir şekilde atladığı anlar... Ortaya çıkan müzik, onu seslendirenleri, dillendirenleri aşar ve içinize işleyerek sizi gözyaşlarına boğar ya da kıpır kıpır oynatır.

Sözcükleri anlamadan önce sesler büyüledi beni. Sadece sesler sayesinde görüntüler belirdi, öyküler dillendi. Bir şarkı bir tabloya dönüştü. Seslerin ruhuna erişmek için yollara düştüm. İnsanlar benimle kasetlerini, plaklarını, bilgeliklerini ve öykülerini paylaştılar; notalar giderek bir zamana, bir mekana, bir yüze dönüştüler.

Şarkılar içten içe büyür, yeni boyutlar kazanır, yön değiştirir ve dünyamızın parçası oluverir. Anlamlar kayar, ışık bir taşı aydınlatır, gizli renkleri gözler önüne serer.

Bulduğum birkaç şeyi sizinle paylaşabilir miyim?


der ve sözün bittiği noktada ezgiler başlar...

Şemsiyemin Ucu Kare ile yağmur, çamur ve bulutları ruhunuza işletir..

Oj Ti Mome Ohrigance ile bulup da yitirilen zamansız bir aşk hikayesini anlatır..

Kar Yağar Alçaklare ile Rumeliden başlayan, Hindistan'da son bulan bir yolculuğa çıkarır bizleri..

Dolama Dolamayı ile Trakya'ya giden bir trende uyuyakalıp, gözümüzü Santa Fe'de açabileceğimizi iddia eder..

gerisi??? albüm alınıp dinlenmeli ve sizce ifade edilmeli...

26 Temmuz 2009 Pazar

Psikeart Dergisi


Psikeart 1 yıla yakın bir süredir çıkan bir dergi, benim bu dergiyi keşfim ise ne yazık ki yakın bir zamanda oldu. Neyse kaçırdığım sayıları da tamamlamak niyetindeyim.

4. sayısı, yani Temmuz-Ağustos aylarına ait olan sayısı Aşk üzerine. Aşk ve psikoloji, aşk ve sinema, aşk ve müzik, aşk ve beklentiler, aşk ve ...

Yazıları okumayı henüz tamamlayamadım, asıl niyetim dergiyi tamamen okuyup, genel bir değerlendirme yapmaktı. Okumaya başladım, bir makaleden diğerine atladım, okudukça bazen kendimden çok şey buldum, bazen de "yok canım" dedim, sonuç ... bu sayıyı o kadar çok beğendim ki bitirmeyi bekleyemeden paylaşmak, önermek istedim.

Sanırım vakit buldukça dergideki makalelerden bölümler içeren yazılar da ekleyeceğim. Ama şimdi, sadece önsöz niyetine küçük bir alıntı:

"...
Aşk, gündelik yaşamda eyleme dönüştüğü andan itibaren yaşananlarca anlamının arandığı bir duygu olarak yer alır tarih sayfalarında.. İnsanın evrimi, belleğine yerleşen motifleri, hormonları ve peptidleriyle aşk, bilimin incelemesi gereken konular arasında yerini yeni alsa da, insanlık tarih boyunca "ille de aşk" demekten bir türlü vazgeçememiştir. Çünkü insanoğlu, deliliğe kadar iten, çoşkunun en inanılmazını yaşatan, mental işlevleri sürekli ve yoğun bir şekilde meşgul eden başka bir duyguya böylesine sevdalanamamıştır.
... "

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir Yer Altı Nehrini Beklerken

...

Aldanmış mutluluklar çoktan terkediyor
O inanılmaz acıların savurduğu kentleri
Şimdi dostluk özlemlerinden öte
Birşeyler var dopdolu bakışlarında
Yeniden çoğalmaların altın zaferiyle
Işık ışık uzanıyor göksel geleceklere

...

Seyrine daldığın puslu ufuklarda
Şimdi ışıksız dolaşan çocuklar
O gün kurup salıncalarını
Güneşin sonsuz ışıktan urganlarına
Ayaklarını yıldızlardan
Yıldızlara değdirerek sallanacaklar

Hiç mi hiç söz vermiyorum sana
Geçmiş mevsimlerden söz etmeyeceğime dair
Daha yaşanmamış günlerde yankılanıyor çünkü
Türkülerimizin sıcak öfkesi

Nasıl ki sevişmek yetmiyorsa bir başına
Patlayacak bir silahsa öncesi
belki bir, belki bir daha
Sonrası boş
Ve kalkıp gitmek oluyorsa yalnızca
Bir sigara yakıp
Dolaşmak oluyorsa gecenin aç yalnızlığında
Aynen öyledir
Zamanın bir boyutunu diğerlerinden ayırmak da

...

Sen geldin sonunda
Esişinde hiç eskimeyen sonsuz bir bahar
Işıktan salıncaklarla doldu apansız
Soluğunu beklediğimiz parklar

O zaman başladı işte
Birer birer yükselmesi gerçek dalgaların
Sen, ben ve dostumuz
Tamamlanmıştı bütün boyutları zamanın
Ve dünyayı içinde eritmiş olan
Direncin çiçek açtığı o büyük yürek
Üçümüzde birden başladı dirilip dile gelmeye
Konuştukça çıldırdık
Dinlerken bitmeyecek bir şiir olacak diye

...

Adnan Yücel

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Parisyen bir gezi sonrası... (tek parçalık dinletilere devam)

Parizyen olabilmek ya da benim dilime düşen şekli ile Parisyen olabilmek; Parisli gibi, zarif ... Ne kadar ilginç Paris sahip olduğu o önemli tarihsel dönemeçlere rağmen aşk ile zerafet ile "şık olabilmek" ile anılır olmuş. Yine de o tarih kendisini, tüm ilgi Eiffel denen o koca teneke yığınında toplansa da, tarihe hiç de meraklı olmayanlara bile Rue Saint-Antoine, Bastille gibi otobüs güzargahları ile kendini göstermekteydi.

Notre Dame Katedralı ile başladım bu serüvene, ilk gideceğim yerin burası olması biraz da bilinçli bir tercihti. 1998 yılında Paris'te sahnelenen, ardından müzik albümü yayınlanan Notre Dame de Paris müzikali, lise yıllarımın son dönemlerini çok etkilemiş, Victor Hugo'nun romanının bendeki etkisini kat be kat artırmıştı. Kulağımda o ezgiler, hafiften mırıldanarak gezindim katedralde, romanda yaşanan tüm olayları gözümde canlandırmaya çalışarak ... Bu albümde Belle, Danse mon Esmeralda gibi parçaların gerisinde kalan ama benim en sevdiğim parça olan Bohemienne (bir çingene kızının yaşamını anlatmakta) şimdi iyi gider sanırım...

Ardından 4 gün boyunca devam etti şehir turu, elde harita, akılda gidilmesi gereken yerler ama daima Paris'in ruhunu arayarak... Aslında çok şey aramadım, sadece sanat; sokak sanatı. Dinlediğimizde bu ne güzel bir dil böyle dediğimiz, o Parizyen havayı hissettiren parçaların sokaklardaki, cafelerdeki icraası. Hip hop tarzı sokak müzisyenleri yerine mesela Patricia Kaas'dan Mademoiselle Chante le Blues'u söyleyen birilerini aradı gözlerim. Belki de bu kısa gezimde yanlış zamanda yanlış yerlerde dolandım durdum.

Paris, tarihin ve aşkın kenti ama aynı zamanda da çelişkilerin, yoksulluğun, farklı etnik kimlikteki insanların, farklı sınıfsal aidiyetler içerisinde, farklı yaşamlara sahip olduğu, her birinin farklı farklı Paris'ler de yaşadığı koca bir metropol... Siz mimarisinde büyülenmiş, kaybolmuş bir şekilde şehri dolaşırken, sokakta uyuyan insanların yanından geçmektesiniz. Günün her saati en pahalı mağazalardan alış veriş yapmış, şık poşetler taşıyan şık hanımlara bakarken siz, yanınıza Fransız ya da başka milletten dilenciler yaklaşabilmekte, ya da siz ve onlar o rahatlıkla dolaşırken birileri öğle yemeklerini tamamlamış iş yerlerine koşturabilmekte.

Fransızca ezgilerden uzak bir gezi oldu benimkisi, somutlukta daima aranan, bulunamayan ama her dem aklımda yer alan ezgilerle tamamladım yolculuğumu.

Ama içimde de kalmasın istedim bu ezgiler, bana Paris'in çok kimlikli yapısını hatırlatan güzel bir ezgi de Jane Birkin'den Elisa ...

Son olarak da olmazsa olmazlar, Edith Piaf'dan Mon Ami M'a Donne ve Enrico Macias'dan Adieu Mon Pays .

Keyifli dinlemeler...

3 Haziran 2009 Çarşamba

tek parçalık dinletiler ...

dinlerken ne muhteşem bir şarkıdır bu dediğim, dinlediğim dönemle de özdeşleştirip bende derin etkiler bırakmasına neden olduğum parçalar vardır. o dönemler ben de saklı kalsa da bu parçaları bir şekilde ulaştırırım sevdiklerime. dedim ki yavaş yavaş buraya da ekleyeyim onları, paylaşayım, paylaştıkça çoğalalım...

ilk şarkı Nazan Öncel'den, sanırım en iyi albümü "demir leblebi"den, Kunduram Sandukam Zembilim, o albümü dinlerken gözümden bir şekilde kaçırdığım ve yakın süreçte bir dostumun sayesinde keşfettiğim bir parça, şarkı tam burda

ikinci parça ise Aldoush & Human Exchange grubundan, İran müziği ve batı ezgilerini bir araya getiren mükemmel albümleri The Child Within albümünden, Love (Amon As Daste Esghe), bu parça da tam burada

umarım siz de beğenirsiniz
keyifli dinlemeler...

31 Mayıs 2009 Pazar

ruhumu dinlendiren bir albüm bu...

Kavimler kapısı Anadolu’da, tarih boyunca kardeşliğin en içten örnekleri de, kardeş kavgalarının en acı olanları da yaşandı, tüm gerçekliği ile. Ve, türküler süzüldü, sevinçlerden, sevdalardan, en çok da acılardan… Sevdalar, sevinçler bugün de yaşanıyor, belki de en çok kavgalar... Türküler, ağıtlar bugün de yakılıyor, yürekler dağlayan, canlar yakan... Nedendir aynı canı, aynı teni, aynı dünü ve aynı bugünü paylaşan kardeşlerin birbiriyle kıyasıya kavgası? İnsanı insan görmenin, kardeşliğin bir yana bırakılıp, köklerin öne çıkarılması mı? Etnik yapılanmanın “biz”liği dışlayıp “ben-sen” karşıtlığını ve düşmanlığını yaratan ikircikli kaotik yapısı mı? Yoksa kardeşleri bir ağacın etrafında sahiplenme kavgasına tutuşturup ormanı götüren tilkilerin ince oyunları mı? Bunların tümü yaşamın içindeyken, insanca olanı; yine Anadolu’nun engin hoşgörü ve kardeşlik ruhuna tutunmak, sevgi, saygı ve kardeşliği öven sayısız türkülerini hep bir ağızdan söylemek değil midir? Oysa her kaynağı var Anadolu’nun, bu çirkinlikler çağının karanlıklarını yırtıp atmaya. En çok da çocukları var, yürekli, candan, sevgi dolu… İşte, yine bunlardan bir kaçı filizlendi, serpilip kök salmak istiyorlar. Ortak adları “ETNİ-KA” Etnik ile Kaos’un yarattığı karmaşa ve kargaşaya vurgu yapar cinsten bilinç dolu. En güzel yanları da; hızla ümmetleşen, cemaatler topluluğuna dönüştürülmekte olan ülkemizde, niceleri gibi ayrımcılığa sığınarak nemalanmak yerine, zor olanı seçip bu köhneliğe yiğitçe karşı durmaları ve insanlığın kardeşliğine gönül katmalarıdır. Bilgileri duru, emekleri derin; bilekleri, yürekleri güçlü ve gittikleri yol aydınlıklarla dolu… Hayal ve mana aleminin sonsuzluğuna hoş geldin ETNİ-KA. İnancımız; yapacağınız çok iş, gideceğiniz uzunca bir yol olduğu. Bize düşen ise; örnek olmanın gururudur. Yüreğimiz sizinle. Çabanız uzun soluklu, yolunuz açık olsun…

Erol Parlak ( http://www.etni-ka.com/ adresinden)


video

yağmur yağdı bugün, temizledi çoğu şeyi...

Bu haftasonunun bana hatırlattığı tek şey yorgunluk olacaktı neredeyse. Yetiştirilmesi gereken ödevler, açıköğretim sınavı görevi, 3er saatlik gece uykuları, kamburlaşan bedenim ... yorgunluk ve karanlık bir haftasonu.
Yorgunluk ve karamsarlığımın yüzüme vurmaya başladığı, asabiyet anımda başladı bu kente yağan yağmur. 90 kişilik amfide, yüzlerin birbirine benzemeye başladığı o anda delice yağan yağmur, ıslak toprak kokusu ve iğde ağacı yetişti imdadıma, gülümseyivermişim.
Hala o gülücük yüzümde, tamam ben şu an yetişmesi gereken ödevimin başındayım ama gülümsüyorum işte...

(...)

Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum.

EDİP CANSEVER (Bilmez Miyim Hiç)

28 Mayıs 2009 Perşembe

yara bandı

gün gizini sürdü sessizliğe, konuğunu
bütün gece bekleyen sokak ışıklarına,
kaldırımlara. ben sesini duydum yüzünde
ağlayan kedinin, acısını anladım ve annemi
anımsadım, bacağını saklayan basma eteği
görünce yara bandı satan kızın.

sarıydı teni ve kirliydi elleri. bir gecenin
kondusu yürümüştü gözlerindeki kısa
patikada. çocukluğunu oyuncak bir trenden
çıkarıp taşını sulamıştı kaldırımların.
ve anlamıştı: insanlığın yarası olan
varlığıyla en çok yarasını sarmayı
gereksindiğini insanların.

“yara bandı alın” mı diyordu yoksa
“beni sarın” mı? anlayamadım.

Zafer Ekin Karabay

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir Eflatun Ölüm...

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden

git dersen giderim kal dersen kalırım

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,

kötü günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.


Behçet Aysan

24 Nisan 2009 Cuma

23 Nisan'ın Ardından...


dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

23 Nisan 2009 Perşembe

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.


Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....


Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

NAZIM HİKMET

9 Nisan 2009 Perşembe

Yalancı Tanıklar Kahvesi – Vedat Türkali


Ölümü kolay kabul edebiliyoruz , yenilgiyi kabullenmek zor. Hayatın bir yüzünde yenilgiler olduğunu unutuyoruz kolayca, hayat sadece yengilerden oluşuyormuş gibi. Bir akıl arıyoruz yenilgiyle baş edebilmek için, sağlam bir gerekçe arıyoruz. Yoksa yenilgilerle yaşamak zor geliyor.

Ülkemizin son otuz yıllık tarihi, neredeyse, “sınıf mücadeleleri tarihi” yerine “solun yenilgiler tarihi” olarak anılacak. Sol ders almıyor, sol birleşmiyor, sol artık sol değerleri savunmuyor, sol halktan kopuyor, sol örgütlenmiyor vs. Hadi hepsini kabul edelim solun yine de son dönem de en iyi yaptığı şey kendini eleştirmesidir. Ama ne eleştiri! Eleştirenlerin yazdıklarına bakarsanız, ki haklarını yemeyelim, kendilerini asla muaf tutmazlar eleştiriden, aslında sol top yekün durdurulamaz bir yanlışa sürüklenmiştir. Sol aslında iyidir ama alem kötüdür. Aleme uymaya çalışan solcu da arafta kalır. Sola dönük eleştirel romanların ana karakterleri de bu arafta kalanlardır. Yani solun cennetiyle düzenin cehennemi arasında kalanların gözünden izleriz olan biteni. Böylece her iki tarafı da gözlemleyebilen, kendi çelişkilerinden bizi haberdar eden bir karakterimiz olur.

Ben kendi adıma en çok bu karakter olmayı isterim hep. Bizi kızmaktan çok empati kurmaya zorlayan, zayıflıklarına yenilip aşık olabilen hatta bu yüzden acı çekebilen, büyük laflar eden yan karakterleri sadece dinleyip risk almayan, özgür ve sürprizlere açık bir karakter…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın özgün tezleri ve islamiyetin bu topraklardaki kökleri ile ilgili ilginç bilgiler dışında, bildik bulduğum bir romanın dumanı üzerinde bir okumasından sonraki çağrışımları ile yazdım yukarıdakileri.

Keşke, Vedat Türkali, gerçekten “yalancı tanıklar kahvesi” üzerine yazsaydı diye düşündüm. Çok ilginç olurdu.

Kitabın tanıtımı için uygun görülen metini de sizinle paylaşayım da haksızlık etme riskini azaltayım istedim;

1999 yılında yayınlanan iki ciltlik Güven'den 5 yıl sonra gelmişti Kayıp Romanlar (2004). Yayınlandığı ay içerisindeki okumuştum Kayıp Romanlar'ı. Güven'in bıraktığı yerden alıp günümüzdeki olaylara bakan bir romandı ve gene 5 yıl sonra yeni romanı çıktı Türkali'nin: Yalancı Tanıklar Kahvesi. Bu kez 1970'lerin ikinci yarısını, 1980 darbesine kadar olan süreci konu edinmiş.
Çoğunlukla Ankara'da geçiyor hikaye. Kahramanımız Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi Muhsin, güneydeki bir kasabadan, ağa çocuğu. Üniversitede tanıştığı Salih'in ve belki bir ölçüde okuduğu bölümün etkileriyle kendini solda konumlandırmış. Roman Muhsin'in kendini tanıma, hayattaki yerini bulma sürecini anlatıyor. Arka planda, siyasi cinayetlerle 1980 darbesine sürüklenen ülkenin yaşadıklarına tanıklık ediyoruz. Öyle sanıyorum ki, romanın bilen kişisi Nedim Hoca'nın ağzından Vedat Türkali, ülkenin yaşadıklarına yorumlar getiriyor. Nedim Hoca, okuldan atılmış bir felsefe öğretmeni. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin yakınlarında FİDE adında kitapçı işletiyor. Muhsin'e ve dönemin diğer gençleriyle birlikte okuyuculara öğütler veriyor, ülkedeki sol hareket ile ilgili tespitlerde bulunuyor. Özellikle Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın öğretisine göndermeler dikkat çekici. Türkiye'de solun halk içerisinde kabul görmemesini, halkın yaşamında önemli yere sahip dinsel inanca yönelik tutumuna bağlıyor Nedim Hoca. Gençlere verdiği öğütlerden birisi de her ülkenin kendi koşullarına uygun mücadele yöntemi geliştirmesi gerekliliği. Bu öğüdünü: Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş! (sayfa 214) sözüyle dile getiriyor.
Romandaki karakterler inandırıcı. Muhsin, Reyhan, Salih, Nedim Hoca ve karısı, Muhsin'in annesi, babası ve katip Neşati hep inandırıcı karakterler. 407 sayfalık roman kısa sürede okunabilecek akıcılıkta yazılmış. Zaman zaman fazlasıyla didaktik olan Nedim Hoca sohbetleri dışında sıkıcı bölümü yok. 1970'lerin Türkiye'sine 2009'dan bir bakış sunan Yalancı Tanıklar Kahvesi romanı okunmalı ve özellikle Nedim Hoca karakterinin tespitleri tartışılmalı...


Tunç Tatoğlu
( http://haber.sol.org.tr/okumaodasi/12532.html adresinden)

27 Mart 2009 Cuma

Kablettarih - Nazım Hikmet - 1929

çok uzaklardan geliyoruz
çok uzaklardan...

kulaklarımızda hâlâ

şimşekli sesi var sapan taşlarının.

ormanlarında yabani aygırlar kişniyen

dağ başlarının

kanlı hayvan kemikleriyle çevrilen sınırları

geldiğimiz yolun ucudur.

yine fakat

geniş kalçalı genç bir ananın

gergin gebe karnı gibi doğurucudur

mataralarımızda çalkalanan su.



çok uzaklardan geliyoruz..
tütüyor yanık bir et kokusu

çizmelerimizin köselesinden...

ürkerek

adımlarımızın sesinden

kanlı karanlık yıllar

kanatlı bir hayvan gibi havalanıyor...

ve karanlıklarda yanıyor

en önde gidenin

ateş bir ok gibi gerilen kolu..


çok uzaklardan geliyoruz

çok uzaklardan..

kaybetmedik bağımızı çok uzaklarla..


bize hâlâ

konduğumuz mirası hatırlatır

bedreddini simavînin boynuna inen satır.

engürülü esnaf ahilerle beraberdik.

biliriz

hangi pir aşkına biz

sultan ordularına kıllı göğüslerimizi gerdik...


çok uzaklardan geliyoruz.

alevli bir fanus gibi taşıyoruz ellerimizde

ihrak binnar edilen galile'nin

dönen küre gibi yuvarlak kafasını.

ve ancak

bizim kartal burunlarımızda buluyor

lâyık olduğu yeri

materyalist camcı ispinozanın

gözlükleri..


çok uzaklardan geliyoruz

çok uzaklardan..

ve artık

saçlarımızı tutuşturarak

gecenin evinde yangın çıkaracağız;

çocuklarımızın başlarıyla kıracağız

karanlık camlarını!..

ve bizden sonra gelenler

demir parmaklıklardan değil,

asma bahçelerden seyredecek

bahar sabahlarını, yaz akşamlarını...

26 Mart 2009 Perşembe

Yalnızlık...

"Önce kelime vardı" diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da varolmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; kelşme söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

Oğuz Atay (Tutunamayanlar'dan)

25 Mart 2009 Çarşamba

Kadın Denilen Kayıp Kıta

Kadin denilen kayip kıtayı keşfe çıkan milyonlarca erkek, coğu zaman eli boş döner açık denizlerdeki bu nafile seferlerinden ...

Keşfettiğini sananlarsa bir süre sonra (belki birkaç sene, belki birkaç saat) ayak bastıkları kıtayı bambaşka bir iklime bürünmüş bulunca, Kolomb sendromuyla "Acaba yanlış kıtada mıyım " telaşına kapılırlar. Oysa genellikle kıta değildir yanliş olan; kaşifin kıtayı algılayış biçimidir ... Asgari topografya bilgisinden yoksun oluşudur ...

Kıta'nın bazen kaşife göre mevsim değistirebilen, aynı anda birkaç iklimi bir arada yaşayabilen potansiyelini algılayamayışıdır ... Güverteden karanın görünüşüyle, kıtadan kaşifin görünüşü arasındaki farkı kavrayamayışıdır. Bu pusula hatasından ötürü, kaç erkek olağanüstü bir keşfin kenarından dönmüştür, kaç kaşif, henüz keşfetmediği kıtaları yok sayarak gerçek yüzölçümünü bilmeden yaşadığı bir kıtanın kıyısında tüketmiştir nihayatini kimbilir ?

Ve kimbilir kaç kıta uzaktan gülümseyerek izlemiştir, çevrede kendisini arayan şaşkın kaşiflerin nafile turlarini ...


Can Yücel

12 Mart 2009 Perşembe

Palyaço

i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan" dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
"duyamadım", derdim, "tekrar et!"
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
"olur öyle" dedi palyaço,
"herkes alçaktır biraz"
"otur ulan!" dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

"rakı doldur!" dedim, "eksilmesin!"
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan"
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz


Turgut Uyar

11 Mart 2009 Çarşamba

Sin Palabras (kelimeler olmadan)

Benden uzaklaşma

Bırak sana bakayım

Seni yanımda hissedeyim

Görüyorsun, benden uzaklaşamıyorsun

Beni bırakıp gidemiyorsun

Uyanıyorum ve seni görüyorum,

Benim yanımda ve mutlu göründüğünü hatırlıyorum

Beni izlerken buldum seni

Gözlerini

Kelimeler olmadan

Bakışlar, tebessüm ve her şey…

Yeniden hissediyorum

İnanamazdım, yeniden doğdum, yaşam…

Beni izlerken buldum seni

Gözlerini

Kelimeler olmadan

Bakışlar, tebessüm ve her şey…


Radio Tarifa - Sin Palabras


(aradım taradım sonunda bu muhteşem şarkının sözlerini çevirtebildim, sonra da kendimce birebir çeviriyi düzenledim... Eh iyi bir sonuca ulaştım sanırım)

24 Şubat 2009 Salı

Bekle Beni

bekle beni, döneceğim
bütün gücünle bekle.
bekle, sarı yağmurlar
hüzün getirdiğinde.
bekle karda, tipide
bekle, bunaltırken sıcak
bekle, kimseler beklemezken
geçmişi unutarak.
bekle uzak yerlerden
mektup gelmez olduğunda.
bekle, birlikte bekleyenler
beklemekten usandığında.

döneceğim, bekle beni
ve iyilik dileme
artık unutmak gerektiğini
söyleyenlere.
varsın oğlum ve anam
yok olduğuma inansınlar,
varsın, yorulup beklemekten
otursun ateşin başına dostlar
içsinler o acı şaraptan
rahmet dileyerek yitene
bekle. o şaraptan
içmekte acele etme.

bekle beni, döneceğim
tüm ölümlerin inadına.
varsın, beklemeyenler
yorsunlar bunu şansa.
anlamayacak onlar
nasıl ortasında ateşin
kurtardı beni
senin bekleyişin.
nasıl sağ kaldığımı
ikimiz bileceğiz sadece:
başardın beklemeyi sen
kimsenin bekleyemediğince.

Konstantin Simonov
(türçesi Ataol Behramoğlu)

11 Şubat 2009 Çarşamba

Yağmuru Hissetmek



Fotoğraf: Mustafa Deniz

7 Şubat 2009 Cumartesi

hayalkırıklığının ardından...



Hiç beklemedik anda karşınıza çıkan süprizler bazen çok güzel olur... Bazense yıkıcı...

Yerdeniz Öyküleri'nin animasyonuyla TRT Çocuk'ta karşılaşmak gerçekten heyecanlandırmıstı beni. Serinin hangi hikayesi diye beklerken Ged ve Aren karşıladı beni...

Yerdeniz serisini okumayanlar için bu seri Ursula K. Legin'in sırasıyla büyüme; doğum, yeniden doğum, cinsellik ve özgürlük temelinde anlatılan bir kadının büyümesi ve ölüm üzerine kurulu fantastik bir üçleme ile yola çıkmıştır. Sırasıyla Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil adını taşıyan bu kitapları Tehanu ve Öteki Rüzgar takip ederek bir beşleme oluşturulmuştur.

Tekrar animeye dönersem, görsel olarak herşey kusursuzdu. Yerdenizin pastoral havası çizimlere çok güzel yansımıştı ama hikaye... İşte hayalkırıklığım ilk böyle başladı. Sonuç Olarak karşımda En Uzak Sahil ile Tehanu öykülerinin karışımı bir senaryo vardı. Karakter ve olayların hiç bir derinliğine inmeyen, Tenar'ı Atuan Mezarları'nda yaşanan olaylardan bağımsız bir ev kadınına indirgeyen, (en kötüsü de) Thenau'yu bebek iken ateşte yakılması sonucu tek kolu bir kuş kanadını andıran bir görüntüye kavuşan, yüzü ciddi biçimde yanmış olduğu için kendisini insanlardan gizleyen küçük bir kız tasvirinden çıkarıp sevimli bir anime kızına dönüştüren bir anlatım vardı karşımda. Halbuki Tehanu yandığı ateşi içerisinde taşıyan, hem insan hem de Kalessin'in yani ejderha soyundan gelen; Ursula'nın anlatımı ile de kadının dayanıklılığının sevginin gücünü simgeleyen, başkaldırı ve direnmenin adıdır. Ezilmişliğe karşı baş kaldırıp tüm güçlükleri yenmeyi başaran bir kadındır.

İki öykünün popüler bir seyirlik çıkabilecek yönlerini alıp birleştirme kaygısı ile kurgulanan senaryosu ortalama bir iş çıkarmış. Seriyi okuyanları ise benim gibi hayalkırıklığına mahkum etmekte... Her seferinde aynı şeyi söylüyorum kendime romanların bıraktığı etkiyi filmlerde aramamak lazım...

30 Ocak 2009 Cuma

"Kertenkele" kardeşliğe adanan bir film...



NHKM Sinema Topluluğu, 19 Ocak 2007’de katledilen gazeteci aydın Hrant Dink’in, 2004 yılındaki bir yazısında anlattığı öyküyü kurgulayarak “Kertenkele” filmini çekti.
26 Ocak akşamı yapılan basın gösterimine Dink’in eşi Rakel Dink, arkadaşları, sevenleri, filmin oyuncularından Bertan Dirikolu, Ali Yıldırım, Hüseyin Aşken, Hasan Pabuç ve Şebnem Mazak, yönetmeni Özgür E.Arık ve yapımcı Bülent Ayaz, TKP Genel Başkanı Aydemir Güler, NHKM sanat topluluklarından temsilciler ve basın mensupları katıldı. Filmin galası, 27 Ocak Salı akşamı saat 21.00’de Beyoğlu Sineması’nda yapıldı.
Gösterimin açılış konuşmasını yapan NHKM temsilcisi Zeynep Güler, NHKM Sinema emekçilerinin kolektif bir çalışması olan filmin, ticari kaygılar güdülmeden ve sermaye ilişkilerine girilmeden de üretmenin mümkün olduğunu göstermesi açısından önemli olduğunu belirtti.
Rakel Dink, filmi izledikten sonra duygularını dile getirerek kısa bir konuşma yaptı. Filmin yapımından, gösterimine gelen konuklara kadar Hrant Dink ve mücadelesine destek veren herkese teşekkür eden Rakel Dink, “geleneklerimizi, tarihimizi çocuklarımıza, sonraki kuşaklara aktarırken ne anlattığımızı, neye neden olduğumuzu göstermesi açısından bu filmin çok önemli olduğunu ve gereken mesajı ilettiğini düşünüyorum” dedi.
‘Okullarda gösterilecek bir film’
Yönetmen Özgür E.Arık, Rakel Dink’in görüşüne katıldığını belirterek, eşitlik ve özgürlükten yana söz söylemek, kuşaktan kuşağa aktarılan gelenekler ve öğretilerle doğru olanı, güzel olanı aktarabilmek adına, filmin kendileri için de çok önemli olduğunu belirtti. Hazırlık, senaryo ve çekim süreçleri hakkında da bilgi veren Arık, konuklardan görüşlerini paylaşmalarını istedi. Gösterime katılan bir konuk, “yurtdışında yaşıyorum, bir başka ülkede böyle bir film yapılsa, azınlıkların yaşadığı sıkıntıların aktarılabilmesi adına okullarda gösterilerek eğitimde kullanılırdı, bu anlamda çok iyi bir örnek. Gerek okullarda gerek halka ulaşılabilen her alanda bu film izletilmeli” dedi. Arık, yapılan bu yorum üzerine, filmin ticari bir kaygısı olmadığından vizyon gösteriminden daha çok, kültür merkezlerinde gösterilmesini, tartışılması ve yaygınlaşabilmesini önemsediklerini söyledi. Okullarda da izletilebilmesi için girişimlerde bulunacaklarını ifade eden Arık, günümüz eğitim sistemi ve yönetim anlayışıyla bunun mümkün olmasından pek umutlu olmadığını vurguladı.
‘Bu ülke kardeşlik toprağı oluncaya kadar’
Yapımcılığını Bülent Ayaz’ın (Green Ajans) üstlendiği, yönetmenliğini Özgür Arık’ın yaptığı 32 dakikalık film “Kertenkele”, 1918 yılında Anadolu’da bir köy baskınından kaçan Abdullah’ın, sığındığı köyde başından geçenleri anlatıyor.
Hrant Dink’in bir yazısında anlattığı Süphan Dağı öyküsünden yola çıkan NHKM Sinema Topluluğu ortaya koyduğu kolektif emek, yetenekli oyuncu kadrosu ve Emin İgüs Grup’un müzikleriyle birlikte, bize zorun zulmünden kaçanların masalını aktarıyor. Usta oyuncu Ani İpekkaya’nın Hafizana rolüyle gösterdiği performans, masal tadında başlayan filmi dünya gerçeğiyle buluşturuyor.
Torununa kertenkeleye dönen şehzadenin masalını anlatan Hafizana, savaşa giden ve dönmeyen oğluna sesleniyor: Bu Yecüşle Mecüş’ün oyununa gelme oğul. Biz ki bunca zaman kardeşlikle bir arada yaşamadık mı? Onları öldürmek niye? Bütün köyün koyunlarını kurban versek de alnımıza sürülen bu karadan kurtulamayız. Dön oğul.
Hrant’ın acısı sürüyor mücadelesi de
Bugün (27 Ocak) Hrant Dink’in katledilişiyle ilgili açılan davanın sekizinci duruşması görülecek. Belki tanıkların dinlenmesi, başka başka araştırmaların da yapılması, ilgili evrakların makamından talep edilmesi gibi nedenlerle, belki bambaşka nedenlerle bir sonraki tarihe ertelenecek. Benzer birçok dava gibi. Hrant Dink’in ölümünün ardında bıraktığı acı hâlâ taze. Onu sevenlerin, destekleyenlerin, barış ve kardeşlik adına yola çıkanların azmi ve mücadelesi de öyle.
Filmin basın tanıtım dosyasında Hrant Dink için şu sözler yer alıyor:
“Hrant Dink, inandığı değerler uğruna mücadele veren önemli bir aydındı. Bu mücadelenin ne denli çetin olduğu açık; kardeşlikten, eşitlikten ve özgürlükten yana söz söylemek ağır işçilik sayılmalı bu ülkede. Ve bu topraklar üzerinde yüzyıllardır birlikte yaşamış halkların, emekten yana, barış içinde bir yeni hayatı, hep birlikte kuracaklarına olan inanç, her geçen gün daha da güçlenecek, güçlenmeli.”