16 Aralık 2008 Salı

Bildik yerdeki yabancı...



ODTÜ'deydim bugün, mezuniyetimin üzerinden geçmiş 4 yıl bilmem kaç ay...

Saat 13.40, tanıdık bir yüzle buluşmam var. Özlemişim hocam diyerek yanıma gelen öğrenciler olmadan kantin sohbeti yapmayı. Konu genelde olduğu üzere, dönüp dolaşıp "biz okurken" ki dönemlere geldi, "yabancı olmuşuz artık" dedik son olarak...

Saat 14.50 bilmem nedendir kütüphaneye yöneldim, öğrenciyken de severdim Reserve bölümünü, bir arada oturursun bilmediğin insanlarla o kocaman masalarda, ama tanıdıktır yüzleri. Karşılaşırsın onlarla yurtlar bölgesinde, fizik kantininde, Metin abi ile haftaya hangi filmi göstereceğine dair sohbet ederken. Sonra, müzik dinleyerek rahatça çalışabilirsin orda, istersen ritm de tut, bilindik sessiz kütüphane bölümlerinden değildir orası. Birlikte çalışırsın arkadaşlarınla, ara ara sohbetlere dalarsın, sonra bir çay molası ve çalışmaya devam. Rahatsız etmeyen bir sohbet uğultusu hakimdir havaya. O yüzden sen kaptır kendini müziğin ritmine, istersen parmaklarını da vur masaya, kimse duymaz, rahatsız olmaz... Zevklidir böyle çalışması kulağında kulaklık, müzik eşliğinde...

Aradan geçmiş onca sene, ben öyle bir yol seçmişim ki hala çalışmaktayım. Ama bu sefer bildik bir yerdeyim. Sadece masa ve sandalyeler değişmiş. Bir de dizüstü bilgisayarı olan insan sayısı artmış, sanırım internete de bağlanabiliyorlar burda.

Yine büyük bir masada, tanımadığım insanlarla oturuyorum. Önümde ise Matematiksel ispatın felsefik yönünü irdeleyen, baya kalınca bir makale... Ama ben eskiden sadece soru çözer, işlem yapardım...

Şİmdi? Önümde makale, karşımda eskisi gibi bildik bir yüz de yok aslında. Yüzler ufacık, küçük, deneyimsiz, daha yolun başında. Şu karşımda oturmuş fizik sorusuyla buğuşan çocuk kaçlı acaba? Fizik 105 olmalı uğraştığı ders. Değişmeyen şey ben, Rezerve ve ders çalışmakta oluşum, hala...

Sonra, sonrası daha da zevkli... Önümde makale ben bir eskiye bir şimdiye dalmışım. Masadaki yüzler değişmiş bu arada. Karşımda iki tane, sanırsam 1. sınıf öğrencisi. Çocuk kıza bir hediye uzattı, sevimli bir anahtarlık. Kız al al, oğlan da öyle. Hemen cep telefonuna sarılıp mesaj yazma bahanesiyle yüzünü önüne eğip utancını sakladı oğlan. Kız bir aldığı hediyeye bir de oğlana bakmakta. Ben ise müziğin sesini azıcık kısmışım, yakalamışım "aşkın en güzel hallerini".

Bu kadar oyalanma yeter der oğlan ve tatilin nasıl geçtiği ile başlattığı sohbeti vizyona güzel filmlerin gelmiş olduğuna bağlar. Ee artık bir sinema daveti yapılır. :)

Yapıldı da...

Sonrası mı? Tam olarak bilemiyorum, kızcağız ne evet ne hayır der haldeyken, benim kalkma zamanım gelmiş dedim kendi kendime. Kızın çekingenliği eminim benim masada olmamdan kaynaklanmamıştır. Müziğin sesini kısarak özellerine izinsiz girmiştim bir kere, sonrasında benim yerim yoktu... Aşkın en güzel halleriyle bıraktım onları başbaşa.

Reservden çıkmadan eski bir yüz daha çıktı karşıma. Özgür'e de anlattım benim aşıkları. Aynı yorumu yapıverdik sonra, "canım kızcağazım, zaman akıp geçiyor, naz yapmanın sırası mı! yaşa gönlünce, keyfince..."

Öyle işte... Güzel bir gündü, geçmişin, bugünün ve aşkın içinde...

Bir de mevsimlerden sonbahar olsa idi, değme keyfime :))

1 yorum:

satıozdemir dedi ki...

Ben artık çoğu zaman böyle hissediyorum ebrucum. Hep bildik yerdeki bir yabancıyım. İyi mi bu kötü mü bilemedim henüz...:-)))
Herşeyi zamanında ve doya doya yaşamak... özlemişimm... hatırladım evet özlemişim... Teşekkürler...