tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2010 Çarşamba

Otorite, başkaldırı ve itaat üzerine...

O kadar doluyum ki neye, neresinden başlamalı bilemedim. Kitaba dair bir değerlendirme mi yapmalı? Ama öyle bir değerlendirme olmalı ki bu kitabın bende bıraktığı etkiyi okuyan herkese hissettirebilmeli. (yok yok bu değerlendirmeyi daha sonraya bırakmalı) Ya da aklıma takılan noktaları, ben de yarattığı tartışmaları mı ifade etmeli? Sanırım bu ikincisinden başlayacağım.

Mevzubahsimiz Yıldız Silier'in son kitabı "Oburluk Çağı". Hadi önce beni bu kitapla buluşturan röportajı ileteyim size, röportaj bu linkte.

Hayatın anlamına dair bir tartışma yürütülmekteydi kitabın başlarında. Franz Kafka'nın "Yasanın Önünde" öyküsüyle çıktık yola (o da bu linkte) metnin içine girdik, sorular sorduk ve gizemini sorguladık, "otorite", "itaat", "başkaldırı" kavramlarında dolandık durduk. Adamın neden bunca yıl beklediğini, çok istemesine rağmen bekçiye karşı çıkmayıp, ömrünü onun söylemlerine itaat ederek geçirmesini, içeri girmeye çalışmamasını sorgularken ;

"Belki de özgürlüğümüzün önündeki en büyük engel, içsel korkularımız ve otoritelere itaatkarlığımızdır. Ama otoriteyi yaratan ve yeniden üreten de bizim onu otorite olarak kabul edip, itaat etmemiz değil mi? Otoriteye başkaldırsak, ya da onu yok saysak belki de tuzla bu zolacak... Peki neden çoğu insan bu kadar itaatkar?"

deyip tartışmayı başka bir düzlemde devam ettirecekken ben ettiremedim, burada takıldım. Aslında tam olarak "yok saymak" ifadesinde takıldım.

Otoriteye başkaldırmak ya da onu yok saymak yerine itaatkar olmak. Gerçekten de ikilemimiz burada mı yatmakta? Belki iki kelime burada benim takıldığım, yazar tarafından o kadar da önemsenmeden kullanılmış olabilecek. Ama her bir kavramı itinayla seçilmiş, anlatımı bende başka hiç bir kuşku uyandırmayan bir bölüme ait ki bu ifade, insan ister istemez takılıyor.

İtaatkarlığımızdır kendi önümüzdeki en büyük engel. İster istemez kendi eleştiri ve karşı gelişlerimizi kendimiz belirlemekte, sınırlandırmaktayız. İtaat etme sadece sessiz sedasız bize sunulana boyun eğmek değildir, bize sunulanın sınırları içerisinde eleştirmek, karşırlık geliştirmek de itaat etmek değil midir? Sınırı, kuralları belli bir oyun içerisindeki piyondan öteye çıkamamak, kaçarsın, saldırısın, saklanırsın ama hep o oyun tahtasının üzerindesindir. Ya da sahnede sergilenen bir oyun gibi, isterse savaş konulu olsun oyunumuz, süre bitip de perde kapanırken tüm oyuncular, oyunda savaşan karşı taraflar el ele çıkmazlar mı karşımıza?

Otoriteye başkaldırmaktır bu oyunu bozacak olan, salondan çıkan seyirciyi sokakta yakalayıp kendi gösterimizin sadece izleyeni değil, gösterinin bir parçası yapmaya çalışmak, gösterinin devamını birlikte getirmeye çalışmaktır. Peki ya oyunu yok saymak? O sahne oyunu orada, salonda oynanırken ne yapmalıyım ben bu durumda?

Oynumu bir kenara bırakıp, en başa otoriteye geri döneyim, bu otorite benim üzerimde kurulmuşsa, hareket alanımı, toplumsal ilişkilerimi ve beni belirlemekte, sınırlandırmakta ise onu yok sayabilir miyim? Hadi bir şekilde saydım diyelim, bu şekilde onu sarsar, zayıflatır ve hatta yıkabilir miyim?

Yoksa asıl işte o zaman ben, kendini bu oyunun dışında gören ama oyunu seyretmekten de kendini alıkoyamayan o sessiz seyirciden birisi olmaz mıyım?

Peki seyirci hangi tarafta?

Sokak tiyatrosuna dahil olmadığı oranda ana oyunun bir parçası değil midir? Tıpkı el ele tutuşan oyuncular gibi...

13 Kasım 2010 Cumartesi

"İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

Yalın bir anlatımla, yaşantılarımızdan kesitleri bir çırpıda önümüze serer Barış Bıçakçı. Olağan şeyleri sadelikle ifade eder ama tüm bu doğallıkla üzerinizde olağanüstü şiirsel bir tat, zihinlerde tekrar tekrar hatırlanan olay örgüleri bırakır. Bir de okurken yüzünüzü gülümseten tanışıklıklar çıkarıverir karşınıza. Benim gibi Ankara'da yaşamaktaysanız ve Ankara'yı sevmekteyseniz bu tanışıklıklar daha da çoktur...

Ekşisözlükte şöyle bir ifade yer almaktaydı Barış Bıçakçı'ya dair:

bir kendilik olarak Ankara'yı kitaplarına çok güzel yedirmiş yazar.
kitabın içinde Ankara
Ankaranın içinde kitap.


Geçenlerde deli bir yağmurun altında, sararmış ve bir kısmı dökülmüş yapraklar bana eşlik ederken Esat'tan Kızılay'a yavaş yavaş yürüdüm kırmızı şemsiyemle. Uzun uzun sokakları, evleri, pencerelerinin önünde yağmuru seyreden insanları izledim. İşte o an Barış Bıçakçı'nın kitaplarının arkasındaki ya da yukarıdaki alıntıya uyayım, kitaplarının içine gizlendiği Ankara'yı hissettim. İşte o gün bu gündür okuduğum tüm öykü ve romanlarının sayfalarında tekrar gezdirmekteyim parmaklarımı.

Hadi kısa bir öyküsünü birlikte okuyalım...

Anlamayan Kadınlar

Manav elmaları tarttıktan sonra yıkayıp bize uzatmıştı. Tam mevsimiydi. Sokaklarda dolaşıyorduk. O da bana âşık mı, bilmiyordum.

Elmayı ısırırken ağzı elmanın ardında kayboluyor, burnu belirsizleşiyor, gözleri kalıyordu yalnızca.

Acelesiz, tadını çıkararak yürüyorduk. Ben bazen ellerimi pantolonumun ceplerine sokuyordum, o da sağ eliyle sol dirseğini tutuyordu.

Yerler atkestaneleriyle doluydu, bazılarını düşerken görüyorduk: Dikenli yeşil kabukları patlıyor, parıldayan kahverengi meyve çıkıyordu ortaya. Her şeyde bir sihir vardı.

Erkekler evlerinin önünde otomobillerini yıkıyor, kadınlar kucaklaşıp ayrıldıkları sevdiklerinin arkasından uzun uzun bakıyordu.

Bazen konuşmuyor; insanlara, kedilere, balkonlarında biber kurutulan evlere bakıyorduk. Bazen de bakışlarımızı adımlarımıza sabitleyip sözü birbirimizin ağzından alarak konuşuyorduk. Ona yağmurlu bir günde denize girişimden söz etmiştim. "Yağmur damlaları durgun suyun yüzeyini öyle hoş iğneliyor, hafifçe yukarı sıçrayıp düşen öyle pırıltılı damlacıklar oluşturuyordu ki, Çince bir kitabın satırları arasında hissetmiştim kendimi." O iç çekmişti. Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. "İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın." Ağzından salya akan bütün yazar müsveddeleri gibi ben de okuyucu olarak bir kadını, onu düşlüyordum işte!

"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

Sorusuna karşılık ikimiz de etrafımıza bakmaya başlamıştık. Balıkçı tezgahları, buz parçalarının arasında parlayan kırmızı solungaçları göz alan palamutlarla doluydu. Simitçilerin etrafını serçeler, güvercinler sarmıştı. Önlerine defter kitap yığılmış kırtasiyeler ana baba günüydü. Bir kuruyemişçi leblebi kavuruyordu. Akşam güneşi herkesi, hereyi bir gülümsemeye dönüştürüyordu. Onun ince uzun gölgesini seyrediyordum. Bazen bana çok yakın.

Sokaklarda gördüğümüz çocuklarla şakalaşıyor, avuçlarını leblebiyle dolduruyorduk. "Biriniz kaleye geçin de bir penaltı çekeyim.," demiştim top oynayan çocuklara. Kaleye geçen penaltıyı kurtarınca ne güzel gülmüştü!

İki katlı eski evlerin sıralandığı bir sokak boyunca yürüken, bana bakmış ve "Topa daha hızlı vuracağını sanmıştım," demişti birden.

Susmuştum.

Caddelerdeki otomobillerin uğultusu duyulmuştu o zaman, fren, klakson sesleri, bağrışmalar, İzmir treninin uzaklardan gelen kalkış düdüğü ve tabii bir de aşkın nakaratı: "Seni bir tek o anlar, bir tek o anlar..."

Barış Bıçakçı, Baharda Yine Geliriz, s. 67

7 Eylül 2010 Salı

Narçiçeklerinin Nedeni

Geçen hafta Karaburun Bilim Kongresi'ndeydim, sunum yapmamanın rahatlığı, tertemiz bir denizin kenarında yapılan uzun kahvaltıların keyfi, buna karşın akademiklerde başını hızla alıp giden akıl yitimiyle tekrar yüzleşmenin huzursuzluğu ile geçip gitti güzelim beş gün.
Güzeldi, güzelliklerden birisinin kaynağı da Bilgesu Eranus idi, bu kadını seviyorum ben...
2 yıl önceki kongrede de rastlamıştım Bilgesu Eranus'a, hatta aynı yerde kalmış, ayaküstü kısa bir sohbet ile kesmiştim bir sabah yolunu. Bahsettiğim akıl yitimi tabii ki o vakit de vardı, "emperyalizm" gerçeğini görmemezlikten gelen, sosyal bilimler alanında sınıf gerçekliğini reddetmek için binbir taklalar atan akademiklere kongrenin son günü, kendi oyunu "Nereye Payidar"ı bir kukla gösterisi ile görselleştirerek güzel bir cevap iletmişti.
Bu yıl yine karşılaştık, bu sefer gösterisinde bir Tekel işçisi vardı yanında, güzel bir sohbet ile akıp gitti sınıf, mücadele, umuda dair mesajlar. Bu söyleşiye dair kısa da bir metin yazmış kendisi, kongre kitapçığında yayınlamışlar. Paylaşmak istedim...

Narçiçeklerinin Nedeni

" Toplumumuz, neden hastalıklı bir narçiçeği ağacına dönüştü?

Açtığı bunca çiçeğe karşın neden yoksulluğu yok eden bir meyve veremiyor?

Demir parmaklıklı kapının yanı başındaki nar ağacının, dünü, bugünü ve yarını?

"Yalnız maden işçileri değil, hepimiz sürekli göçen bir ocağın altındayız. El emeğimiz, göz nurumuz, çok çocuğumuz, sanatımız, doğamız, bilimimiz, türkümüz, ahlakımız, dayanışma duygumuz ve hele hele karşılıklı canlara mal olan kardeşliğimiz, hep birlikte yerin yüzlerce metre derinliğinde değilsek bile, bin dokuzyüz seksenden bu yana tam otuz yıl yerin altında kurtulmayı bekliyoruz. Daha da öncelerini de heseba katarsak -solun püskürtüldüğü yetmişli yılları- demek tam kırk yılı aşkın bir süredir bu karanlıktayız ve sürüyor: Nasıl, ne zaman çıkacağız? Çıkabilecek miyiz? Biz yıllar sonra gözümüze vuracak ışığı hasretle beklerken, burjuvazi kendi kayıkçı kavgasında, sistemden alacağı payın peşinde birbirlerine de vahşi yöntemlerle, kâh dikilip kâh sarmaşıyorlar...

Belki de toplum olarak kendimizi kendi ellerimizle doğurmanın zamanıdır artık! Kurum, kişi olarak medet umduğumuz ebelerin hepsi sobelendi. Artık ebe biziz, kendimiz!

Doğum ancak genel grevle gerçekleşebilir. Genel grev işsizler ve her an işsiz kalabilecekler için de vazgeçilmezdir. Emekçiler kendilerinden çok asıl onlar için mücadele etmeliler. Giderek sayıları arttığı halde sahte istatistiklerle utanmadan geçen yılın bu ayına göre azaldığı ilan edilen işsizleri belli bir bilince ve dayanışmaya çekmeleri gerek. Siztem işsizleri, işçilerin işten atılmalarını sağlayan stepneler olarak kullanamamalı...

Ülkemizde sınır tanımaz bir halde çöreklenmiş olan emperyalizmin uydusu tekelci sermayenin egemenliğinin kayıtsız şartsız ellerinde bulundurmasının da ocak kazaları gibi kader kısmet olmadığını bilen işçilere, kendi sendikalarını acilen uyarma görevi düşüyor. Sendika yönetimine "Burjuvaziyi yatıştırıp teskin etmek sizin işiniz değil!" diyebilmeliler artık.

Nar ağacı, aldatan çiçekler yerine işte ancak o zaman meyve verecektir.

Masal değil gerçeğin meyvesidir o ve hepimize yeter!"

Bilgesu Eranus

19 Ağustos 2010 Perşembe

...


Lazeburi'yi dinlediniz mi? Hani o karadenizin dört bir yanından, en doğal halleri ile derlenen türkülerin içerisinde yer aldığı 2 cdlik albümü? Eski makara bant ya da kasetlerden elde edilen kayıtlar, köy ziyaretlerinde kaydedilen derlemeler ve Birol Topaloğlu...

Ben dinledim, karadenizin acılarını ve aynı zamanda hırsını, yaşama tutunuşunu, aşklarını, neşesini hissettim. Her coğrafyanın bir benzerini muhakkak yaşadığını, karadenizin içinden hissettim, kendimi onlardan birisi gibi hissederek. İşte o noktada başladı bendeki Birol Topaloğlu sevdası... Evet bu bir sevda, müziğe dair, kültüre dair ve kültürün olması gereken hali ile, en doğal hali ile yaşatılmaya çalışılmasına dair...

Beni tanıyanlar bilir, hala her ay kendisine ufacık bir bütçe ayırıp, o parayı cd'lere harcayan birisiyim. Hem de nasıl bir heyecandır bu benim için anlatamam, acaba bu ay yeni ne bulacağım diye... Bu ay elime bir derleme albümü geçti, hem de Lazeburi tadında. Güzel olan da bu albümün yaratıcısın da Lazeburi'den benim kadar etkilenmesi ve üstüne esinlenmesi idi...

"Saklı Ezgiler Kizirnos", Mecit Çeliktaş'ın kendi köyünden, Kizirnos'dan (Kayacık) Fadime teyzenin, Meva, Emine ve Asiye teyzelerin seslerinin kayıtlarından oluşmakta. Olabildiğine yanıbaşınızda, kendi nineniz söyler gibi. Hele bir dinleyin...




Kizirnos Trabzon, Araklı'ya bağlı bir köy. Ama Birol Toplaoğlu'nun değerlendirmesine göre albümde yer alan parçalar Tranzon ve çevresinin bilinen müziğinden farklılıklar göstermekte, köyün göçebe tarihinden izler taşımakta. Doğu Karadeniz ve hatta Türkiye'nin pek çok yöresinden göç alan bu köy, bu farklı gelenekleri, yaşanmışlıkları müziğinde bir araya getirerek kendi müzik geleneğini oluşturmuş. Ayrıca albüm kapağında Kizirnos ve Kzirnos'da geçen pek çok hikayeye dair bilgiler de mevcut.

Bu tür albümler için hep şöyle denir, "değerli bir derleme, akademik bir kaynak ama genellikle o bölgenin müziğine ilgi duyanlara hitap etmekte". Ben öyle düşünmüyor ve muhakkak bu albümü edinin, dinleyin diye sözlerime noktayı koyuyorum. Dinledikten sonra düşüncelerinize dair beni de bilgilendirirsiniz di mi? :))

29 Temmuz 2010 Perşembe

kitapları bulamadım ama...

sadece izi kalmış bende, bir de kapak dizaynının zihnimdeki buğulu görüntüleri... hangi yayınevindendiler? bilmiyorum... yazarlarını bile zor hatırladım açıkcası, dayımın seçmeleriydi. Behrengilere ek olarak Türkiye'den yazarların çocuk öyküleriydi dayımın seçtikleri, önce ben okudum benden sonra da kardeşim. Sanırım sonra da küçük kuzenlere geçmiş bizim kitaplar.

Memleketteyim bir haftadır, aradım taradım, bakılmadık köşe bucak bırakmadım ama yoklar... dedim ya sanırım bizim evden çıkmış o kitaplar, kuzenlerin evine doğru.

Ama "internet var artık hayatımızda" dedim, bir umut. Yine de bulduklarım, benim hayatımda kocaman bir yer edinen bu kitaplara dair ufacık bilgilerdi. Üzücü birşey, Kemalettin Tuğcu'ların Ömer Seyfettin'lerin sarmalındaki bir kuşağa, bu sarmalı koparmakla birlikte sınır tanımayan, ileri bilinçler açan bu cesur denemelerin bu kadar az bilinir, anımsanır olunuşu ve hatta yeni kuşaklara aktarılmayışı cidden çok üzücü.


İşte o ufacık izlerle başladı iki günlük yolculuğum, önce kapak fotoğraflarına baktım, başka yayınevlerinden baskıları da olmuş bazılarının, ama benim kitaplarım onlar değildi. Sonra da kitap hakkındaki bir iki kısa yazıyı okudum. Ardından geçmişi anımsamaya çalıştım, genelde annannemin evindeydim bunları okurken, okuldan çıkmışım, annem işten gelene kadar kardeş ile annannemdeyiz. O koca somyaya oturan ve sürekli okuyan ufacık Ebru... Peki kitaplar ne anlatıyordu, işte bu içerikleri eksiksiz hatırlamak imkansız ama kendimi o öykülerdeki bir karakter yerine koyup uzun uzun kurduğum hayalleri kabaca hatırlamaktayım.


Yolculuğum devam etmekte, her hatıra ve bilgisine ulaşılan kitap yeni bir uğrak benim için. Azıcık mola verip ikisini buraya da aktarmak istedim. Birisi sanırım bilimkurgu sevdamı başlatan kitap, Talip Apaydın'dan, "Biz Varız" diyen bir uzay yolculuğu... Diğeri ise bana kendi ses rengimi sorgulattıran "Benim sesim ne renk?", hem de yazarı Reha Erdem... Bakalım bu kitaplar size de tanıdık gelecek mi?



Biz Varız (Kitabın Girişinden)

Biz Bir Küme Arkadaş
Büyük kentin gecekondu mahallesinde,
Biz bir küme arkadaşız.
Aynı okulun aynı sınıfında
Var gücümezle ve umudumuzla,
Geleceğe doğru çıktık yola.
Beş arkadaşız,
Bu engelli koşuda
Biz de varız.
Ayşe, Ali, Osman, Fadik
Hiçbirimiz buralı değiliz.
Konuşmamız, bakışımız ayrı
Huyumuz, tüyümüz değişik
Ama birbirimizi sevdik.
Analarımız, babalarımız
Hiç sormayın onları
Yoksul insanlar, iyi insanlar.
Türlü sorunların içinde
Bütün gün çalışır çırpınırlar,
Kendileri gibi olmayalım diye.
Üstümüze titrerler
Bize durmadan akıl verirler.
Benim adım Murat,
Yukarıda adım geçmedi,
Çünkü ben yazıyorum bunları.
Arkadaşlarım içinde yazarlığa en yatkın olan benim. Onlar da bunu kabul ediyorlar. Dediler 'Sen yaz Murat, bizim romanımız.' Şiirle başladım, düz yazı ile sürdüreceğim. Gerekirse oyuna bile geçebilirim. Yetki aldım kendilerinden. Bu konuda bana güveniyorlar.


Benim Sesim Ne Renk?
ayşenil çok seviyor çiçekleri
ve en güzellerini bulduğunda
kurutuyor defterinin yaprakları arasında
bense ne çok seviyorsam da kedileri
ya tırmık yiyorum, ya sopa
ne zaman kalkışsam
kedileri defterimin arasında kurutmaya!

11 Temmuz 2010 Pazar

Gadjo'nun seçtikleri...



... Elbette çağların açılıp kapandığı bilgisine sahip olmak için okullara, kağıtlara ihtiyaçları yoktu. Kim birbirinden doğan ve birbirinin kucağında sönen mevsimleri gizli bir harita gibi izleyen Çingenelerden daha iyi bilirdi; çağların da aynı bilgelikle haraket ettiğini... Ancak yollarda oldukları bütün zaman boyunca Çingene gibi yaşamaktan başka bir şey düşünmemişlerdi.

Hayır ne kanlarında onları böyle yaşamaya zorlayan birşey vardı; ne de haklarındaki hurafelere kulak asmışlardı. Yalnızca zaman içinde edinilmiş köklü yaşam alışkanlıklarıydı bunlar; itilmenin, horlanmanın, avlanmanın yaratığı refleksler oldukları kadar tercihlerin, yönelimlerin, tesadüflerin de ürünüydüler... Hayatta kalabilmek için çevrelerine ördükleri gizemin ağdalandırıp büsbütün ayrıksı hale getirdiği töreler...

Çoğu kez kendilerine ölüm ve yoksulluk getirecek yasalardan ancak dere kenarındaki otlar kadar haberdar olmuşlardı. Yatağında sakin akan nehir nasıl kendi yolunu değiştirecek ya da büsbütün kurutacak yasalarına yabancıysa insanların, öyle...

Akıp giden zaman ve uzun yollar boyunca bütün maharetlerini törelerinden ödün vermeden varlıklarını sürdürmek için kullanarak Çingene gibi yaşamaya devam etmişlerdi. Yaşadıkları çaresizlik dağın ya da nehirinkinden pek farklı değildi. Ama dağa ve nehre çaresiz demek ne denli doğru olur ki?

(...)

Yüzlerce yıllık görkemli tarih boyunca şehirdeki şenliğin bir parçası olan Çingeneler, şimdi alelade dilencilere dönüşmüştü. Eski payitahta iktidarın gücü ve ihtişamını göstermek için dökülen servetin, İstanbul, Bursa gibi güçlü şehirlerle rekabetin, Yahudi, Rum, Ermeni, Bulgar nüfusun canlandırdığı şehir hayatı [Edirne] ardında iz bırakmadan yok olup gitmişti. Göçebelik ise uzak bir hayal bile değildi. Artık ne gidilecek, ne dönülecek bir yer kalmıştı. Geçmişin kayıp anıları, yuvaları dağıtılmış kuşlar gibi acı çığlıklar atarak zihinlerde umarsızca dolanıp duruyordu.

"Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri yerde ikinci kez konaklamasınlar, su içtikleri kaynaktan ikinci kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler." Efsanevi Çingene laneti, isyemdışı söylenen bir dua gibi içimde mırıldandı. Dilime kadar gelen cümleyi yüksek sesle söylemekten korkup elimle ağzımı kapattım. Ama onlar ne düşündüğümü anlamışlardı. Çingenelerin üstüne asıl lanet şimdi çökmüştü.

(...)

Kelimeler ve adlar zamana gömülse de bu dilin Çingene mahallesindeki varlığı, solunan hava gibi sessiz, güçlü, vazgeçilmezdi. Romanca, umutsuzluk ve yalandan ibaret hayatın sapsade tarifiydi.

Tanrıların korktuğu bu çocuklar geçekten kara topraktan yaratılmıştı. Ateş hırsızından bu yana tanrıları bir onlar şaşırtmıştı. Evlerden, eşyalardan, mülklerden, bayraklardan, kitaplardan, banka hesaplarından, inceden inceye hesaplanan güvenli gelecek düşlerinden çatılmış dünyayı çıplak ayaklarının altında çiğniyorlardı; bacası tüten, güneşi parlayan çocuk resimleri gibi acemice çiziştirilmiş hayalleri buruşturup atıyor, ne cennetle ödüllendiriliyor, ne cehennemle korkutulabiliyorlardı. Anı doludizgin yaşıyor, isteklerini ve umutlarını o ânın avuçlarına teslim ediyorlardı; çıplaktılar, yalnızdılar, umutsuzdular, inatçıydılar. Baş eğmiyor, ele avuca sığmıyorlardı; geleceğe inanmadıklarından tanrılara inançları yoktu, şimdiki zamanda sarulan hayatları kaderin ta kendisiydi.

Romanca iyi, kötü, korkunç ya da güzel olmayan bu sıfatsız ve geleceksiz hayatın şiiriydi.

(...)

Çingenelerin yurtları yabancılardan kaçırdıkları bilgi, söyledikleri yalan, çokbilmişliğin ve zalimliğin kararttığı gözlerin ulaşamadığı bir toprak parçasıdır. Çingeneler bu ele geçmez toprağı, soyağaçları gibi zihinlerinde taşır. ...


Okurken gadjonun gözüne takılan kısımlardı bunlar. Tamamı Ayşegül Devecioğlu'nun bir çingenenin öyküsünü ele aldığı "Ağlayan Dağ, Susan Nehir" romanında, ha bir de şu alıntıyı eklemeden bitirmeyeyim, benim kıymetlim...

"Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar."

Son olarak bir de Rus çingenelerine kulak verelim mi?


22 Aralık 2009 Salı

Ankara, Mon Amour!

alışıldık akışın değiştiği anlardan birisi....

" Çocuklar yavaş yavaş annelerinin L-salon dedikleri yepyeni mobilyalarla döşenmiş, perdecide diktirilen ağır perdelerin yerleri süpürdüğü salonlara, ya da bir zamanlar uzak halleri ve yaz kış bu gibi kumaşlarıyla ayrıcalığın ta kendisi olan misafir odası koltuklarının, yeni yüzleriyle sakin bir emeklilik yaşadıkları oturma odalarına çekilmişlerdi. Ankara hâla tüm mevsimleri aynı ciddiyetle yaşıyordu. Apple, Galaxy ve Papazın Bağı bazılarının hayatlarından girdikleri gibi çıkıvermiş, yerlerini zafer çarşısı'na bırakmıştı.
Artık artistler değil, yönetmenler önemliydi.
Leonard Cohen ile Ali Asker'in sesleri birbirlerine karışırken, bildiğimiz mahalle arkadaşları mücadele arkadaşları olmuşlar, bazı analar babalar bu kez 'anarşiye karışanın' kendi çocukları olduğunu eşten dosttan saklamaya çalışarak Mamak'ın yolunu tutmuşlar, 'dağ başını duman almış' romantizmiyle büyüyen çocukların 'dağlarına bahar gelmiş memleketimin' diyerek içlenmeleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Uykusuz geçen gecelerinde akıllı bir çocuğun kalpsiz ana babaları mı yoksa kalpsiz bir çocuğun acı çeken ana babaları mı oldukları sorusunu sorup duruyorlardı kendilerine. Beş on yıl önce inşaatta çalışan amelelere üzülüp su taşıyan 'merhametli yavrularının', şimdi bu merhametlerini tüm dünya proleteryasını kurtarmak isteyecek kadar ileri götürmelerini affedemiyorlar, 'esrara alışsa bundan daha iyiydi, hiç olmazsa tedavi ettirirdik' diyerek karabasanlı rüyalara dalıyorlardı. Çocuklar ise sanki güç bir integral çözermişçesine soğuk bir edayla dünya devriminden bahsederlerken, yüreklerinin derinliklerinde bir yerde neden artık hep kalpsiz ve çalışkan çocukların makbul olduklarını sorup, tekrar tekrar kırılıyorlardı.
O günlerde, Ankara'da, Küçükesat'ta birbuçuk odalı bir çatı katında, adına kader denilen bir hayat, adına ideoloji denilen başka bir hayatla birlikte yaşamaya başladı. Jan Eyre ile Kapital, sokak ile ev, dün ile şimdi tekrar bir araya geldiler. Yıllardan bindokuzyüzseksen, mevsimlerden yaz, aylardan yine Haziran'dı. Ben İngiliz Edebiyatı öğrencisi Emel Kurtaran geceleri duvarlara yazı yazanlarla bir zamanlar gazoz kapakları toplayanların aralarında bir iilgi olduğunu anlayacak ve yeni bir yaz rüyasına dalacaktım. "

Şükran Yiğit

15 Aralık 2009 Salı

bir şarkı, sözleri ve Sabahattin Ali...

pek çok şarkıyı dinlerken dalıp gitmemek, bazı yaşanmışlıklara geri dönmemek mümkün mü? hele ki o şarkılar Hasan Yükselir'den dinleniyorsa...

bu sefer ki sevdalara götürmedi beni ama... "Üşür Ölüm Bile", çoğumuzun Ahmet Kaya'dan dinleyip, tanıdığımız bir şarkı ama kesinlikle en güzel bestesi ve yorumu Hasan Yükselir'e ait.

sadece merak ettim az evvel bu parçayı ard arda dinlerken, "acaba kaçınızın aklına Sabahattin Ali'yi getirmekte bu parça" diye.

bir parça bahenem oluverdi hemen sözlere verdim kendimi, ardından da kitaplığa uzanıp Sabahattin Ali'yi aradım raflarda. önce şarkının sözleri ardından da bir kaç öneri gelecek benden...



Üşür Ölüm Bile (Ülkü Tamer)

bir ormanda tutup onu bağladılar ağaca
yumdu sanki gözlerini uyur gibi usulca
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.

diz çöktüler karşısında sonra ateş ettiler
parçalanan yüreğine yuva kurdu mermiler
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.

gelip kondu bir güvercin ellerine o gece
kırmızı bir çelenk oldu bileğinde kelepçe
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.


şimdi hasan yükselir'e kulak verelim, bir dinleyin bakalım size neleri hatırlatacak...
son önerim ise Hıfzı Topuz'un yazdığı Sabahattin Ali'nin Romanı, yani "Başın Öne Eğilmesin" olacak, henüz okumayanlara belgelere dayanan bu kurguyu okumalarını öneririm...

8 Aralık 2009 Salı

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bitirmemek için direnilen ama sayfaların sonuna çabucak ulaşılan ve hâla satırların derinliğinde dolaşılan bir kitabın ardından... Sanırım içimdeki ateşi körüklemek için yazıyorum bu beni etkileyen anlatımı

Umut Gibi İnsanlar

"Isıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz. Kusura bakma ama Selma, Umut gibi insanlar kimseyi mutlu edemez, kendileri de mutlu olamaz. Bu tür insanların en çok duymak istedikleri şey, 'Böyle bir dünyada yaşaman mümkün değil' cümlesidir. Bunu büyük bir övgü olarak görürler..."

Selma dinlemiyordu. Umut'un boş bir meze tabağının altına sıkıştırdığı paraya bakıyordu. Böylesi daha mı iyi, diye düşünüyordu, o yakıcı sıcaklığın geride kalması. Vücudunda bir yerlerde, kalbinde değil başka bir yerde, küçük, sıcak olamayacak kadar küçük bir noktaya dönüşmesi Umut ile yaşadıkları her şeyin. Daha mı iyi çıplak ayaklarını yakan geniş kumsalın bitmesi?

Çünkü sonrası büyük, soğuk deniz.


"Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra", s. 71, Barış Bıçakçı

13 Kasım 2009 Cuma

Kapital Manga cebimde...


işte cepte taşınabilecek bir Das Kapital...
hani marksizmle tanışmanın ilk heyecanıyla alınan o koca koca ciltler, ardından arkadaşlarla kurulan Kapital okuma grupları ve okunan bölümler üzerine yurt kantininde, saat 24 olup da el ayak çekilince, sıcacık kahve eşliğinde yapılan tartışmalar... önce zor gelir, sonra makul davranılıp "ücret, fiyat, kâr" ve "ücretli emek, sermaye" broşürlerine geçiş yapılır ve bunları anlamanın verdiği haz ile tekrar Kapital ele alınır...
sanırım bendeki bu yaşanmışlık pek çok kişiye tanıdık gelmiştir. Kapital'in Manga basımının türkçeye çevrildiğini duyduğum an tüm bunları hatırlayıp, gülümseyiverdim. Sonrası merak... Nasıl mangalaşabilirdi koca Kapital?
evet, sonunda manga Kapital'i okuyabildim, hem de bir çırpıda, bir dolmuş mesafesinde, azıcık sıkışık trafikte, bir ev mesafesinde...
kapitalist üretim ilişkileri, peynir üretiminin küçük bir ev atölyesinden fabrikalaşma aşamasına geçişi etrafında öyküleştirmeye çalışılmış. Kapital'den alınmış pasajların cizgilerle buluştuğu bir anlatımda gezinmek benim için keyifli oldu ama Kapital'in temel kavramlarına yabancı birisi için bu kitap ne ifade eder diye de düşünmeden edemedim.
Kapital'i okurken içerisinde yaşadığınız dünyaya bakışınızda, taşların yerli yerine oturmasını hissetmek keyif verici idi. Ama bu kitabın böyle bir hissi uyandırması mümkün değil. Öyküleştirmenin pek çok temel tartışmayı en dar şekilleriyle ele almış olduğunu söylemek gerek. Tanıtımlarda yineleyip durdukları bir ifade var, "Hem Kapital'in en temel kavramlarıyla tanışmak isteyen gençler için, hem de genç-yaşlı çizgi roman ve manga tutkunları için... " Siz siz olun Kapital'i bu kitap ile tanımayın...
yine de Kapital Manga Cilt 1'i tamamlayıp, diğer ciltlerin çevrilmesini de heyecanla beklediğimi belirteyim. Son söz; ben Kapital'in bu yaratıcı yeniden ele alış şeklini sevdim. Kitaplığımda Kapital ciltlerinin yanında bu ilk cilt yerini almış bulunmakta.

28 Temmuz 2009 Salı

Brenna MacCrimmon - Kulak Misafiri


Bugün aldım bu albümü ama aylardır çıkmasını beklemekteydim, dilimde Şemsiyemin Ucu Kare parçası...

Brenna MacCrimmon 98'de Selim Sesler ile birlikte yaptığı "Karşılama" albümü ile girdi yaşamımıza. Öncesinde nerelerdeydi, Kanada'da, Balkan ülkelerinde .. İyiki de geldi, hoşgeldi.. Ardından "Ayde Mori" albümü ile çıktı karşımıza Muammer Ketencoğlu, Sumru Ağıryürüyen ve Cevdet Erek birlikteliğiyle.

Bizdendi söyledikleri ya da bize yakındı.

Ve son albümü "Kulak Misafiri", ben bir şey demeyeyim, Brenna'dan aktarayım:


Kulak Misafiri ya da Kulak Misafiri Olmak
  • Bir sohbetin taraflarından biri olmak, bir sohbete kulak vermek.
  • Kaldırımda yürürken karşınıza çıkıveren bir kupa valesi gibi, ummadığınız bir yerde bulduğunuz bir ses.
  • Bir kafede otururken etrafta dönen tartışmalara kulak kesilmek ya da deniz kenarında insan ve insan dışı başka seslerle kaynaşan dalgaların ve rüzgarın davetiyle uykuya dalmak.
  • Pencerenizin altında oynayan iki çocuğun gevezelikleri ile dikkatinizin dağılması.
  • Çukurlu bir yolda hoplaya zıplaya giden bir takside anlamadığınız bir dildeki şarkıların serenadına kendinizi kaptırmak.
  • Birdenbire kendinizi bir kuşlar meclisinin tam ortasında buluvermek.
  • Kulağın kalbe giden bir yol olduğunu kabul edip, onun peşine takılmak.
  • Kulak tanığı olmak. Duyuş tanığı olmak.
...
Buluşmalar, sohbetlerin ritmi gelgitleri... Müzisyenlerle dolu bir odada, ilham kıvılcımının candan cana neredeyse gözle görülebilir şekilde atladığı anlar... Ortaya çıkan müzik, onu seslendirenleri, dillendirenleri aşar ve içinize işleyerek sizi gözyaşlarına boğar ya da kıpır kıpır oynatır.

Sözcükleri anlamadan önce sesler büyüledi beni. Sadece sesler sayesinde görüntüler belirdi, öyküler dillendi. Bir şarkı bir tabloya dönüştü. Seslerin ruhuna erişmek için yollara düştüm. İnsanlar benimle kasetlerini, plaklarını, bilgeliklerini ve öykülerini paylaştılar; notalar giderek bir zamana, bir mekana, bir yüze dönüştüler.

Şarkılar içten içe büyür, yeni boyutlar kazanır, yön değiştirir ve dünyamızın parçası oluverir. Anlamlar kayar, ışık bir taşı aydınlatır, gizli renkleri gözler önüne serer.

Bulduğum birkaç şeyi sizinle paylaşabilir miyim?


der ve sözün bittiği noktada ezgiler başlar...

Şemsiyemin Ucu Kare ile yağmur, çamur ve bulutları ruhunuza işletir..

Oj Ti Mome Ohrigance ile bulup da yitirilen zamansız bir aşk hikayesini anlatır..

Kar Yağar Alçaklare ile Rumeliden başlayan, Hindistan'da son bulan bir yolculuğa çıkarır bizleri..

Dolama Dolamayı ile Trakya'ya giden bir trende uyuyakalıp, gözümüzü Santa Fe'de açabileceğimizi iddia eder..

gerisi??? albüm alınıp dinlenmeli ve sizce ifade edilmeli...

26 Temmuz 2009 Pazar

Psikeart Dergisi


Psikeart 1 yıla yakın bir süredir çıkan bir dergi, benim bu dergiyi keşfim ise ne yazık ki yakın bir zamanda oldu. Neyse kaçırdığım sayıları da tamamlamak niyetindeyim.

4. sayısı, yani Temmuz-Ağustos aylarına ait olan sayısı Aşk üzerine. Aşk ve psikoloji, aşk ve sinema, aşk ve müzik, aşk ve beklentiler, aşk ve ...

Yazıları okumayı henüz tamamlayamadım, asıl niyetim dergiyi tamamen okuyup, genel bir değerlendirme yapmaktı. Okumaya başladım, bir makaleden diğerine atladım, okudukça bazen kendimden çok şey buldum, bazen de "yok canım" dedim, sonuç ... bu sayıyı o kadar çok beğendim ki bitirmeyi bekleyemeden paylaşmak, önermek istedim.

Sanırım vakit buldukça dergideki makalelerden bölümler içeren yazılar da ekleyeceğim. Ama şimdi, sadece önsöz niyetine küçük bir alıntı:

"...
Aşk, gündelik yaşamda eyleme dönüştüğü andan itibaren yaşananlarca anlamının arandığı bir duygu olarak yer alır tarih sayfalarında.. İnsanın evrimi, belleğine yerleşen motifleri, hormonları ve peptidleriyle aşk, bilimin incelemesi gereken konular arasında yerini yeni alsa da, insanlık tarih boyunca "ille de aşk" demekten bir türlü vazgeçememiştir. Çünkü insanoğlu, deliliğe kadar iten, çoşkunun en inanılmazını yaşatan, mental işlevleri sürekli ve yoğun bir şekilde meşgul eden başka bir duyguya böylesine sevdalanamamıştır.
... "

31 Mayıs 2009 Pazar

ruhumu dinlendiren bir albüm bu...

Kavimler kapısı Anadolu’da, tarih boyunca kardeşliğin en içten örnekleri de, kardeş kavgalarının en acı olanları da yaşandı, tüm gerçekliği ile. Ve, türküler süzüldü, sevinçlerden, sevdalardan, en çok da acılardan… Sevdalar, sevinçler bugün de yaşanıyor, belki de en çok kavgalar... Türküler, ağıtlar bugün de yakılıyor, yürekler dağlayan, canlar yakan... Nedendir aynı canı, aynı teni, aynı dünü ve aynı bugünü paylaşan kardeşlerin birbiriyle kıyasıya kavgası? İnsanı insan görmenin, kardeşliğin bir yana bırakılıp, köklerin öne çıkarılması mı? Etnik yapılanmanın “biz”liği dışlayıp “ben-sen” karşıtlığını ve düşmanlığını yaratan ikircikli kaotik yapısı mı? Yoksa kardeşleri bir ağacın etrafında sahiplenme kavgasına tutuşturup ormanı götüren tilkilerin ince oyunları mı? Bunların tümü yaşamın içindeyken, insanca olanı; yine Anadolu’nun engin hoşgörü ve kardeşlik ruhuna tutunmak, sevgi, saygı ve kardeşliği öven sayısız türkülerini hep bir ağızdan söylemek değil midir? Oysa her kaynağı var Anadolu’nun, bu çirkinlikler çağının karanlıklarını yırtıp atmaya. En çok da çocukları var, yürekli, candan, sevgi dolu… İşte, yine bunlardan bir kaçı filizlendi, serpilip kök salmak istiyorlar. Ortak adları “ETNİ-KA” Etnik ile Kaos’un yarattığı karmaşa ve kargaşaya vurgu yapar cinsten bilinç dolu. En güzel yanları da; hızla ümmetleşen, cemaatler topluluğuna dönüştürülmekte olan ülkemizde, niceleri gibi ayrımcılığa sığınarak nemalanmak yerine, zor olanı seçip bu köhneliğe yiğitçe karşı durmaları ve insanlığın kardeşliğine gönül katmalarıdır. Bilgileri duru, emekleri derin; bilekleri, yürekleri güçlü ve gittikleri yol aydınlıklarla dolu… Hayal ve mana aleminin sonsuzluğuna hoş geldin ETNİ-KA. İnancımız; yapacağınız çok iş, gideceğiniz uzunca bir yol olduğu. Bize düşen ise; örnek olmanın gururudur. Yüreğimiz sizinle. Çabanız uzun soluklu, yolunuz açık olsun…

Erol Parlak ( http://www.etni-ka.com/ adresinden)


9 Nisan 2009 Perşembe

Yalancı Tanıklar Kahvesi – Vedat Türkali


Ölümü kolay kabul edebiliyoruz , yenilgiyi kabullenmek zor. Hayatın bir yüzünde yenilgiler olduğunu unutuyoruz kolayca, hayat sadece yengilerden oluşuyormuş gibi. Bir akıl arıyoruz yenilgiyle baş edebilmek için, sağlam bir gerekçe arıyoruz. Yoksa yenilgilerle yaşamak zor geliyor.

Ülkemizin son otuz yıllık tarihi, neredeyse, “sınıf mücadeleleri tarihi” yerine “solun yenilgiler tarihi” olarak anılacak. Sol ders almıyor, sol birleşmiyor, sol artık sol değerleri savunmuyor, sol halktan kopuyor, sol örgütlenmiyor vs. Hadi hepsini kabul edelim solun yine de son dönem de en iyi yaptığı şey kendini eleştirmesidir. Ama ne eleştiri! Eleştirenlerin yazdıklarına bakarsanız, ki haklarını yemeyelim, kendilerini asla muaf tutmazlar eleştiriden, aslında sol top yekün durdurulamaz bir yanlışa sürüklenmiştir. Sol aslında iyidir ama alem kötüdür. Aleme uymaya çalışan solcu da arafta kalır. Sola dönük eleştirel romanların ana karakterleri de bu arafta kalanlardır. Yani solun cennetiyle düzenin cehennemi arasında kalanların gözünden izleriz olan biteni. Böylece her iki tarafı da gözlemleyebilen, kendi çelişkilerinden bizi haberdar eden bir karakterimiz olur.

Ben kendi adıma en çok bu karakter olmayı isterim hep. Bizi kızmaktan çok empati kurmaya zorlayan, zayıflıklarına yenilip aşık olabilen hatta bu yüzden acı çekebilen, büyük laflar eden yan karakterleri sadece dinleyip risk almayan, özgür ve sürprizlere açık bir karakter…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın özgün tezleri ve islamiyetin bu topraklardaki kökleri ile ilgili ilginç bilgiler dışında, bildik bulduğum bir romanın dumanı üzerinde bir okumasından sonraki çağrışımları ile yazdım yukarıdakileri.

Keşke, Vedat Türkali, gerçekten “yalancı tanıklar kahvesi” üzerine yazsaydı diye düşündüm. Çok ilginç olurdu.

Kitabın tanıtımı için uygun görülen metini de sizinle paylaşayım da haksızlık etme riskini azaltayım istedim;

1999 yılında yayınlanan iki ciltlik Güven'den 5 yıl sonra gelmişti Kayıp Romanlar (2004). Yayınlandığı ay içerisindeki okumuştum Kayıp Romanlar'ı. Güven'in bıraktığı yerden alıp günümüzdeki olaylara bakan bir romandı ve gene 5 yıl sonra yeni romanı çıktı Türkali'nin: Yalancı Tanıklar Kahvesi. Bu kez 1970'lerin ikinci yarısını, 1980 darbesine kadar olan süreci konu edinmiş.
Çoğunlukla Ankara'da geçiyor hikaye. Kahramanımız Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi Muhsin, güneydeki bir kasabadan, ağa çocuğu. Üniversitede tanıştığı Salih'in ve belki bir ölçüde okuduğu bölümün etkileriyle kendini solda konumlandırmış. Roman Muhsin'in kendini tanıma, hayattaki yerini bulma sürecini anlatıyor. Arka planda, siyasi cinayetlerle 1980 darbesine sürüklenen ülkenin yaşadıklarına tanıklık ediyoruz. Öyle sanıyorum ki, romanın bilen kişisi Nedim Hoca'nın ağzından Vedat Türkali, ülkenin yaşadıklarına yorumlar getiriyor. Nedim Hoca, okuldan atılmış bir felsefe öğretmeni. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin yakınlarında FİDE adında kitapçı işletiyor. Muhsin'e ve dönemin diğer gençleriyle birlikte okuyuculara öğütler veriyor, ülkedeki sol hareket ile ilgili tespitlerde bulunuyor. Özellikle Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın öğretisine göndermeler dikkat çekici. Türkiye'de solun halk içerisinde kabul görmemesini, halkın yaşamında önemli yere sahip dinsel inanca yönelik tutumuna bağlıyor Nedim Hoca. Gençlere verdiği öğütlerden birisi de her ülkenin kendi koşullarına uygun mücadele yöntemi geliştirmesi gerekliliği. Bu öğüdünü: Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş! (sayfa 214) sözüyle dile getiriyor.
Romandaki karakterler inandırıcı. Muhsin, Reyhan, Salih, Nedim Hoca ve karısı, Muhsin'in annesi, babası ve katip Neşati hep inandırıcı karakterler. 407 sayfalık roman kısa sürede okunabilecek akıcılıkta yazılmış. Zaman zaman fazlasıyla didaktik olan Nedim Hoca sohbetleri dışında sıkıcı bölümü yok. 1970'lerin Türkiye'sine 2009'dan bir bakış sunan Yalancı Tanıklar Kahvesi romanı okunmalı ve özellikle Nedim Hoca karakterinin tespitleri tartışılmalı...


Tunç Tatoğlu
( http://haber.sol.org.tr/okumaodasi/12532.html adresinden)

7 Şubat 2009 Cumartesi

hayalkırıklığının ardından...



Hiç beklemedik anda karşınıza çıkan süprizler bazen çok güzel olur... Bazense yıkıcı...

Yerdeniz Öyküleri'nin animasyonuyla TRT Çocuk'ta karşılaşmak gerçekten heyecanlandırmıstı beni. Serinin hangi hikayesi diye beklerken Ged ve Aren karşıladı beni...

Yerdeniz serisini okumayanlar için bu seri Ursula K. Legin'in sırasıyla büyüme; doğum, yeniden doğum, cinsellik ve özgürlük temelinde anlatılan bir kadının büyümesi ve ölüm üzerine kurulu fantastik bir üçleme ile yola çıkmıştır. Sırasıyla Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil adını taşıyan bu kitapları Tehanu ve Öteki Rüzgar takip ederek bir beşleme oluşturulmuştur.

Tekrar animeye dönersem, görsel olarak herşey kusursuzdu. Yerdenizin pastoral havası çizimlere çok güzel yansımıştı ama hikaye... İşte hayalkırıklığım ilk böyle başladı. Sonuç Olarak karşımda En Uzak Sahil ile Tehanu öykülerinin karışımı bir senaryo vardı. Karakter ve olayların hiç bir derinliğine inmeyen, Tenar'ı Atuan Mezarları'nda yaşanan olaylardan bağımsız bir ev kadınına indirgeyen, (en kötüsü de) Thenau'yu bebek iken ateşte yakılması sonucu tek kolu bir kuş kanadını andıran bir görüntüye kavuşan, yüzü ciddi biçimde yanmış olduğu için kendisini insanlardan gizleyen küçük bir kız tasvirinden çıkarıp sevimli bir anime kızına dönüştüren bir anlatım vardı karşımda. Halbuki Tehanu yandığı ateşi içerisinde taşıyan, hem insan hem de Kalessin'in yani ejderha soyundan gelen; Ursula'nın anlatımı ile de kadının dayanıklılığının sevginin gücünü simgeleyen, başkaldırı ve direnmenin adıdır. Ezilmişliğe karşı baş kaldırıp tüm güçlükleri yenmeyi başaran bir kadındır.

İki öykünün popüler bir seyirlik çıkabilecek yönlerini alıp birleştirme kaygısı ile kurgulanan senaryosu ortalama bir iş çıkarmış. Seriyi okuyanları ise benim gibi hayalkırıklığına mahkum etmekte... Her seferinde aynı şeyi söylüyorum kendime romanların bıraktığı etkiyi filmlerde aramamak lazım...

30 Ocak 2009 Cuma

"Kertenkele" kardeşliğe adanan bir film...



NHKM Sinema Topluluğu, 19 Ocak 2007’de katledilen gazeteci aydın Hrant Dink’in, 2004 yılındaki bir yazısında anlattığı öyküyü kurgulayarak “Kertenkele” filmini çekti.
26 Ocak akşamı yapılan basın gösterimine Dink’in eşi Rakel Dink, arkadaşları, sevenleri, filmin oyuncularından Bertan Dirikolu, Ali Yıldırım, Hüseyin Aşken, Hasan Pabuç ve Şebnem Mazak, yönetmeni Özgür E.Arık ve yapımcı Bülent Ayaz, TKP Genel Başkanı Aydemir Güler, NHKM sanat topluluklarından temsilciler ve basın mensupları katıldı. Filmin galası, 27 Ocak Salı akşamı saat 21.00’de Beyoğlu Sineması’nda yapıldı.
Gösterimin açılış konuşmasını yapan NHKM temsilcisi Zeynep Güler, NHKM Sinema emekçilerinin kolektif bir çalışması olan filmin, ticari kaygılar güdülmeden ve sermaye ilişkilerine girilmeden de üretmenin mümkün olduğunu göstermesi açısından önemli olduğunu belirtti.
Rakel Dink, filmi izledikten sonra duygularını dile getirerek kısa bir konuşma yaptı. Filmin yapımından, gösterimine gelen konuklara kadar Hrant Dink ve mücadelesine destek veren herkese teşekkür eden Rakel Dink, “geleneklerimizi, tarihimizi çocuklarımıza, sonraki kuşaklara aktarırken ne anlattığımızı, neye neden olduğumuzu göstermesi açısından bu filmin çok önemli olduğunu ve gereken mesajı ilettiğini düşünüyorum” dedi.
‘Okullarda gösterilecek bir film’
Yönetmen Özgür E.Arık, Rakel Dink’in görüşüne katıldığını belirterek, eşitlik ve özgürlükten yana söz söylemek, kuşaktan kuşağa aktarılan gelenekler ve öğretilerle doğru olanı, güzel olanı aktarabilmek adına, filmin kendileri için de çok önemli olduğunu belirtti. Hazırlık, senaryo ve çekim süreçleri hakkında da bilgi veren Arık, konuklardan görüşlerini paylaşmalarını istedi. Gösterime katılan bir konuk, “yurtdışında yaşıyorum, bir başka ülkede böyle bir film yapılsa, azınlıkların yaşadığı sıkıntıların aktarılabilmesi adına okullarda gösterilerek eğitimde kullanılırdı, bu anlamda çok iyi bir örnek. Gerek okullarda gerek halka ulaşılabilen her alanda bu film izletilmeli” dedi. Arık, yapılan bu yorum üzerine, filmin ticari bir kaygısı olmadığından vizyon gösteriminden daha çok, kültür merkezlerinde gösterilmesini, tartışılması ve yaygınlaşabilmesini önemsediklerini söyledi. Okullarda da izletilebilmesi için girişimlerde bulunacaklarını ifade eden Arık, günümüz eğitim sistemi ve yönetim anlayışıyla bunun mümkün olmasından pek umutlu olmadığını vurguladı.
‘Bu ülke kardeşlik toprağı oluncaya kadar’
Yapımcılığını Bülent Ayaz’ın (Green Ajans) üstlendiği, yönetmenliğini Özgür Arık’ın yaptığı 32 dakikalık film “Kertenkele”, 1918 yılında Anadolu’da bir köy baskınından kaçan Abdullah’ın, sığındığı köyde başından geçenleri anlatıyor.
Hrant Dink’in bir yazısında anlattığı Süphan Dağı öyküsünden yola çıkan NHKM Sinema Topluluğu ortaya koyduğu kolektif emek, yetenekli oyuncu kadrosu ve Emin İgüs Grup’un müzikleriyle birlikte, bize zorun zulmünden kaçanların masalını aktarıyor. Usta oyuncu Ani İpekkaya’nın Hafizana rolüyle gösterdiği performans, masal tadında başlayan filmi dünya gerçeğiyle buluşturuyor.
Torununa kertenkeleye dönen şehzadenin masalını anlatan Hafizana, savaşa giden ve dönmeyen oğluna sesleniyor: Bu Yecüşle Mecüş’ün oyununa gelme oğul. Biz ki bunca zaman kardeşlikle bir arada yaşamadık mı? Onları öldürmek niye? Bütün köyün koyunlarını kurban versek de alnımıza sürülen bu karadan kurtulamayız. Dön oğul.
Hrant’ın acısı sürüyor mücadelesi de
Bugün (27 Ocak) Hrant Dink’in katledilişiyle ilgili açılan davanın sekizinci duruşması görülecek. Belki tanıkların dinlenmesi, başka başka araştırmaların da yapılması, ilgili evrakların makamından talep edilmesi gibi nedenlerle, belki bambaşka nedenlerle bir sonraki tarihe ertelenecek. Benzer birçok dava gibi. Hrant Dink’in ölümünün ardında bıraktığı acı hâlâ taze. Onu sevenlerin, destekleyenlerin, barış ve kardeşlik adına yola çıkanların azmi ve mücadelesi de öyle.
Filmin basın tanıtım dosyasında Hrant Dink için şu sözler yer alıyor:
“Hrant Dink, inandığı değerler uğruna mücadele veren önemli bir aydındı. Bu mücadelenin ne denli çetin olduğu açık; kardeşlikten, eşitlikten ve özgürlükten yana söz söylemek ağır işçilik sayılmalı bu ülkede. Ve bu topraklar üzerinde yüzyıllardır birlikte yaşamış halkların, emekten yana, barış içinde bir yeni hayatı, hep birlikte kuracaklarına olan inanç, her geçen gün daha da güçlenecek, güçlenmeli.”

20 Ocak 2009 Salı

27 mart – 9 haziran 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen Everest Türkiye tırmanışına dair...


Burçak Özoğlu: "Everest tırmanışı bizler açısından dağcılık başarısının ötesinde anlamlar taşıyor..."
2006 Türkiye Everest Takımı'nın unutulmaz tırmanışını kaleme döken Burçak Özoğlu ile "Hazır mısın Everest?" üzerine...
Everest tırmanışını kitaplaştırma fikri nereden geldi? Tırmanış sırasında mı başladınız hazırlıklara?
Aslında tırmanış öncesinde, bu işi yazma fikri vardı kafamızda. Onyılı aşkın süredir tırmanıyoruz ve hemen tüm büyük tırmanışları yazdık döndükten sonra. Tabi şimdiye kadar yalnızca dergi yazılarıydı ortaya çıkanlar, ilk kez bir kitabımız oldu! Kitabın yazılmasını kolaylaştıran şey, tırmanış sırasında günlük olarak yazdığımız haber günlükleri oldu. Everest tırmanışı için Katamndu ve Tibette ogeçirdiğimiz 75 gün boyunca web sitesine kısa günlükler yazdım, dönünce öyküyü toparlamada bunların çok faydası oldu.
Kitaba ilişkin dağcılığıa hem teşvik edebilir hem de korkutabilir değerlendirmesi yapıldı, sizin görüşünüz ne?
Everest tırmanışı bizler açısından dağcılık başarısının ötesinde anlamlar taşıyor, hatta diyebilirim ki sportif anlamdaki önemi bunlardan en sonuncusu! Çok fazla şey var 2006 yılındaki Everest'te. Biz öncelikle bunları paylaşmak istedik. Dağcılık izlenebilir bir spor değil, kaldı ki izlemek de yetmez bir yerinden içinde olmanız gerekir. Kitapta biraz bunu yapmaya çalıştım ben de. Yani okuyanları işin içine çekmeye. O yüzden biraz fazla açık, doğrudan oldu herşey. Dökülüp saçıldık anlayacağınız. Böyle olunca da okuyanlarda farklı etki yaratması doğal sanırım. Dağcılıkta tırmanış yaşamdan kesit anlamına geliyor, hem de sıkıştırılmış, yoğunlaşmış bir kesit. Everest bunun uç örneklerindendi. Okuyanlar içerisinde olayın bambaşka yanından tutanlar oluyor. Açıkçası bizim de okuyanlara dağcılığı sevdirme ya da teşvik etme gibi bir hedefimiz yoktu, tam da böyle bir şey istemiştik. Bu işi her yönüyle yansıtmak. Sanırım biraz ulaşmışız buna.
Dağcılıkla ilgilenen kesimde, yani dağcı cemaatinde kitap nasıl bir etki yarattı?
2006 Everest Türkiye Takımı, ya da daha doğru ifade etmek gerekirse, ODTÜ'lü Everest Takımı olarak dağcılık caması ile tırmanışı çok farklı kanallarla ve defalarca paylaşmıştık kitap öncesinde. Aslında beklemediğimiz yoğunlukta ve nitelikte tepki aldık. Özellikle genç dağcılardan, ve ekiplerden gelen ilgi inanılmaz. Dağcılık camiası bir bütün olarak ilgiliydi tırmanışla. bu çok önemli bizim için. Mutlak bir destek ya da kabullenme yok tabi ki, sevmeyenlerimz de var! Kitaptan önce, dia gösteirleri, söyleşiler, gazete haberleri, dergi yazıları ve nihayet belgesel filmimiz aracılığıyla camiaya ulaşmıştık. Kitap biraz geç kalmış oldu anlayacağınız. Camiya öyküyü biliyordu, kitapla pekiştirmiş oldu.
Dağcılıkla ilgili başka kitap projeleri var mı?
Evet var. ancak bu kez tek bir tırmanışı aktarmaktan çok, "dünyaya yüksekten bakan insanları" anlatmayı hedefliyoruz.
Dağcılıkla ilgili yayıncılığı yeterli görüyor musunuz Türkiye'de?
Neler yapılabilir? Aslına bakarsanız var olan biçimiyle yeterli olduğunu düşünüyorum. Yani, çeviri tırmanış öyküleri açısından yeterli. Eksik olan boyut bilimsel ve sportif yayınlar. Bir de tabi en önemlisi, ülkenin dağcılık potansiyelini ve kaynaklarını belgeleyecek yayınların eksikliği. Çok disiplinli bilimsel yayınlara ve iyi bir envanter açlışmasına ihtiyaç var.
Ekibin yeni tırmanma projeleri var mıdır?
Biz tırmanmaya devam ediyoruz aslında. Türkiye'de kendi güzel ve zorlu dağlarımızda devam ediyoruz. Yüksek irtifa projeleri de var tabi bu arada, ancak henüz netleşmiş bir plan yok. Sadece şunu söyleyebilirim, dünyanın tepesine en az bir kez daha yaklaşmayı hedefliyoruz. Himalayalara yine gideceğiz yani...
http://www.yazilama.com/ adresinden alınmıştır

Hala Ursula okumayanlara...


Bu kitapta olayların geçtiği gezegen, LeGuin’in diğer bazı kitaplarında da kullandığı, gelecekte yer alan ve gezegenlerin gevşek bir örgütlenmesi olan Ekumen sistemine sahip bir galaktik uygarlığı anlatan kurmaca Hain evreninde yer alır. Yazarın bu evren kurgusu Rocannon’un Dünyası - 1966 (Metis Yayınları, 1995), Sürgün Gezegeni – 1966 (İthaki Yayınları, 1999), Hayaller Şehri - 1967 (İmge Kitabevi, 1994) ve Mülksüzler – 1974 (Metis Yayınları, 1990) romanlarında da kullanılmaktadır. Karanlığın Sol Eli’nde galaksiler arası federasyonun temsilcisi olan Genly Ai, Gethen gezegenini bu topluluğa katmak için çaba göstermektedir.

Gethen (Kış) buzul çağının hüküm sürdüğü, 20.yüzyılda dünyada sahip olduğumuza yakın bir teknolojik düzeye sahip soğuk bir gezegendir. Gethen’de yaşayanlar bazı bilimkurgu romanlarında gördüğümüz gibi geleceği öngörebilmektedir. Bu yeteneği önemli bulan ve Gethen’in beş yıl içinde yıldızlar federasyonuna üye olup olmayacağını soran Genly’e şu söylenir: Yanlış sorunun yanıtını bilmek yararsızdır. Doğru ve yanlış sorular konusunda ise şu söylenebilir: Önemli dönemeç noktalarında birbirinin gerçekten alternatifi olmayan yollardan birini önermek ancak bir kısırdöngü yaratır. Buradan ütopyaların bizi tam anlamıyla özgür kılmayan en önemli açmazına geliriz, ütopyalarımız hep içinde yaşadığımız güne ve topluma odaklı ve tarihsel geçmiş referanslıdır.

Bu roman cinsiyet rollerini, içine tıkılıp kaldığımız, başka türlüsünü düşünmediğimiz mevcut biyolojik referanslardan, zorunlu kadın ve erkek rollerinden ve ikiliğinden kurtardığı için feminist bilim kurgu’nun önemli örneklerinden sayılır. “Gethen cinselliğinin asıl vurguladığı şey, cinsiyet rollerinin, bizde olduğu gibi, hayatın diğer yönlerine damgasını vurmadığıdır.” Gethen’de yaşayanlar ay döngüsünün yalnızca iki gününde cinsel olarak aktif durumdadırlar; bu iki günde duruma göre kadın ve erkek cinsiyetlerinin özelliklerini taşırlar. Bu yüzden hem baba olabilir, hem de çocuk doğurabilirler. Cinsellikle ilgili fizyolojik sorunlar ortadan kalkmıştır, insan sadece insan olarak dikkate alınır, değer taşır. Ama aşk ve kıskançlık var olmaya devam eder… Ursula hanımın kadınlar hakkındaki düşünceleri önemlidir. Odocu düşüncenin hakim olduğu, tartışıldığı Mülksüzleri okuduktan sonra Gülün Günlüğü (Ayrıntı Yayınları, 1992) derlemesi içinde yer alan Devrimden Önceki Gün öyküsünde Odo’nun artık çok yaşlı bir kadın olduğunu okumak insana en azından okşayıcı gelir. Bir başka sevdiğim derleme olan Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar’da (Metis Yayınları, 1999) uygarlığı yaratan kahramanlıklar ve öldüren hikâyelerin dışında kalan, evine yiyecek götürmeye çalışan, çuval, sepet, torba, bohça’nın, yani kültürün yaratıcısı olan kadınlardan söz edilir.

1929 doğumlu Ursula K. LeGuin antropolog olan babasından, yazar annesi ve tarihçi eşinden etkilenmiştir. Üslubu özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ana akım bilimkurgu romanlarında görüldüğü gibi teknik ayrıntı ve atraksiyonların önemli olmadığı, bunun yerine çerçevesi siyasi ve kültürel antropoloji ile çizilen, sosyolojik arka planın önem kazandığı yumuşak bilim kurgu olarak nitelendiriliyor. LeGuin “Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor.” diyor. Böyle hayal ürünü bir tasarı, militan bir siyasal tutuma dayanak olabilir mi? diye soruyor Jameson. Yanıtı olumsuz: “Ben şahsen bu tarz ‘olmayan yerler’in sadece nefes alacak bir alan, geç kapitalizmin insanı boğan mevcudiyetinden anlık bir kurtuluş sunduğunu söyleme eğilimindeyim.”

Bilimkurgu’ya edebiyat dünyasında saygın bir yer kazandıran LeGuin en çok 1974 yılında yayınlanan ve anarşist ütopyacı bir roman olan Mülksüzler (İkircikli Bir Ütopya) ile tanınıyor. Karanlığın Sol Eli gerçek bir ütopik eserden çok Mülksüzler yazılana kadar ütopya inşasında kullanılan tekniklere dair yazarın yaptığı denemelerden biri olarak değerlendiriliyor.

Yazarın ayrıca büyümek, kendini bulmak, kendi içindeki kötüyle yüzleşerek iyiyi oluşturmak, kadın ve erkek olmak, bağımsızlığın yükünü taşımak, yaşlanmak ve ölmek gibi kadim temalara değinen Yerdeniz Üçlemesi çevresinde bir dizi roman ve öyküyü kapsayan fantastik eserleri de var. Bu eserlerin tümünde hem fiziksel olarak gerçekleşen hem de insan yaşamının döngüsü olarak yolculuk sembolik bir özelliğe sahip. Bana sorarsanız edebi gücü, ütopyaları, barışçı ve anti-emperyalist siyasi tutumu kadar ele aldığı konulardan geliyor: kendini tanıma yolculuğu, özgürlük, temas kurmaktan ve değişmekten korkmamak...
E. Zeynep Güler