8 Aralık 2010 Çarşamba
Otorite, başkaldırı ve itaat üzerine...
Mevzubahsimiz Yıldız Silier'in son kitabı "Oburluk Çağı". Hadi önce beni bu kitapla buluşturan röportajı ileteyim size, röportaj bu linkte.
Hayatın anlamına dair bir tartışma yürütülmekteydi kitabın başlarında. Franz Kafka'nın "Yasanın Önünde" öyküsüyle çıktık yola (o da bu linkte) metnin içine girdik, sorular sorduk ve gizemini sorguladık, "otorite", "itaat", "başkaldırı" kavramlarında dolandık durduk. Adamın neden bunca yıl beklediğini, çok istemesine rağmen bekçiye karşı çıkmayıp, ömrünü onun söylemlerine itaat ederek geçirmesini, içeri girmeye çalışmamasını sorgularken ;
"Belki de özgürlüğümüzün önündeki en büyük engel, içsel korkularımız ve otoritelere itaatkarlığımızdır. Ama otoriteyi yaratan ve yeniden üreten de bizim onu otorite olarak kabul edip, itaat etmemiz değil mi? Otoriteye başkaldırsak, ya da onu yok saysak belki de tuzla bu zolacak... Peki neden çoğu insan bu kadar itaatkar?"
deyip tartışmayı başka bir düzlemde devam ettirecekken ben ettiremedim, burada takıldım. Aslında tam olarak "yok saymak" ifadesinde takıldım.
Otoriteye başkaldırmak ya da onu yok saymak yerine itaatkar olmak. Gerçekten de ikilemimiz burada mı yatmakta? Belki iki kelime burada benim takıldığım, yazar tarafından o kadar da önemsenmeden kullanılmış olabilecek. Ama her bir kavramı itinayla seçilmiş, anlatımı bende başka hiç bir kuşku uyandırmayan bir bölüme ait ki bu ifade, insan ister istemez takılıyor.
İtaatkarlığımızdır kendi önümüzdeki en büyük engel. İster istemez kendi eleştiri ve karşı gelişlerimizi kendimiz belirlemekte, sınırlandırmaktayız. İtaat etme sadece sessiz sedasız bize sunulana boyun eğmek değildir, bize sunulanın sınırları içerisinde eleştirmek, karşırlık geliştirmek de itaat etmek değil midir? Sınırı, kuralları belli bir oyun içerisindeki piyondan öteye çıkamamak, kaçarsın, saldırısın, saklanırsın ama hep o oyun tahtasının üzerindesindir. Ya da sahnede sergilenen bir oyun gibi, isterse savaş konulu olsun oyunumuz, süre bitip de perde kapanırken tüm oyuncular, oyunda savaşan karşı taraflar el ele çıkmazlar mı karşımıza?
Otoriteye başkaldırmaktır bu oyunu bozacak olan, salondan çıkan seyirciyi sokakta yakalayıp kendi gösterimizin sadece izleyeni değil, gösterinin bir parçası yapmaya çalışmak, gösterinin devamını birlikte getirmeye çalışmaktır. Peki ya oyunu yok saymak? O sahne oyunu orada, salonda oynanırken ne yapmalıyım ben bu durumda?
Oynumu bir kenara bırakıp, en başa otoriteye geri döneyim, bu otorite benim üzerimde kurulmuşsa, hareket alanımı, toplumsal ilişkilerimi ve beni belirlemekte, sınırlandırmakta ise onu yok sayabilir miyim? Hadi bir şekilde saydım diyelim, bu şekilde onu sarsar, zayıflatır ve hatta yıkabilir miyim?
Yoksa asıl işte o zaman ben, kendini bu oyunun dışında gören ama oyunu seyretmekten de kendini alıkoyamayan o sessiz seyirciden birisi olmaz mıyım?
Peki seyirci hangi tarafta?
Sokak tiyatrosuna dahil olmadığı oranda ana oyunun bir parçası değil midir? Tıpkı el ele tutuşan oyuncular gibi...
13 Kasım 2010 Cumartesi
"İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"
Ekşisözlükte şöyle bir ifade yer almaktaydı Barış Bıçakçı'ya dair:
bir kendilik olarak Ankara'yı kitaplarına çok güzel yedirmiş yazar.
kitabın içinde Ankara
Ankaranın içinde kitap.
Geçenlerde deli bir yağmurun altında, sararmış ve bir kısmı dökülmüş yapraklar bana eşlik ederken Esat'tan Kızılay'a yavaş yavaş yürüdüm kırmızı şemsiyemle. Uzun uzun sokakları, evleri, pencerelerinin önünde yağmuru seyreden insanları izledim. İşte o an Barış Bıçakçı'nın kitaplarının arkasındaki ya da yukarıdaki alıntıya uyayım, kitaplarının içine gizlendiği Ankara'yı hissettim. İşte o gün bu gündür okuduğum tüm öykü ve romanlarının sayfalarında tekrar gezdirmekteyim parmaklarımı.
Hadi kısa bir öyküsünü birlikte okuyalım...
Anlamayan Kadınlar
Manav elmaları tarttıktan sonra yıkayıp bize uzatmıştı. Tam mevsimiydi. Sokaklarda dolaşıyorduk. O da bana âşık mı, bilmiyordum.
Elmayı ısırırken ağzı elmanın ardında kayboluyor, burnu belirsizleşiyor, gözleri kalıyordu yalnızca.
Acelesiz, tadını çıkararak yürüyorduk. Ben bazen ellerimi pantolonumun ceplerine sokuyordum, o da sağ eliyle sol dirseğini tutuyordu.
Yerler atkestaneleriyle doluydu, bazılarını düşerken görüyorduk: Dikenli yeşil kabukları patlıyor, parıldayan kahverengi meyve çıkıyordu ortaya. Her şeyde bir sihir vardı.
Erkekler evlerinin önünde otomobillerini yıkıyor, kadınlar kucaklaşıp ayrıldıkları sevdiklerinin arkasından uzun uzun bakıyordu.
Bazen konuşmuyor; insanlara, kedilere, balkonlarında biber kurutulan evlere bakıyorduk. Bazen de bakışlarımızı adımlarımıza sabitleyip sözü birbirimizin ağzından alarak konuşuyorduk. Ona yağmurlu bir günde denize girişimden söz etmiştim. "Yağmur damlaları durgun suyun yüzeyini öyle hoş iğneliyor, hafifçe yukarı sıçrayıp düşen öyle pırıltılı damlacıklar oluşturuyordu ki, Çince bir kitabın satırları arasında hissetmiştim kendimi." O iç çekmişti. Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. "İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın." Ağzından salya akan bütün yazar müsveddeleri gibi ben de okuyucu olarak bir kadını, onu düşlüyordum işte!
"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"
Sorusuna karşılık ikimiz de etrafımıza bakmaya başlamıştık. Balıkçı tezgahları, buz parçalarının arasında parlayan kırmızı solungaçları göz alan palamutlarla doluydu. Simitçilerin etrafını serçeler, güvercinler sarmıştı. Önlerine defter kitap yığılmış kırtasiyeler ana baba günüydü. Bir kuruyemişçi leblebi kavuruyordu. Akşam güneşi herkesi, hereyi bir gülümsemeye dönüştürüyordu. Onun ince uzun gölgesini seyrediyordum. Bazen bana çok yakın.
Sokaklarda gördüğümüz çocuklarla şakalaşıyor, avuçlarını leblebiyle dolduruyorduk. "Biriniz kaleye geçin de bir penaltı çekeyim.," demiştim top oynayan çocuklara. Kaleye geçen penaltıyı kurtarınca ne güzel gülmüştü!
İki katlı eski evlerin sıralandığı bir sokak boyunca yürüken, bana bakmış ve "Topa daha hızlı vuracağını sanmıştım," demişti birden.
Susmuştum.
Caddelerdeki otomobillerin uğultusu duyulmuştu o zaman, fren, klakson sesleri, bağrışmalar, İzmir treninin uzaklardan gelen kalkış düdüğü ve tabii bir de aşkın nakaratı: "Seni bir tek o anlar, bir tek o anlar..."
Barış Bıçakçı, Baharda Yine Geliriz, s. 67
7 Eylül 2010 Salı
Narçiçeklerinin Nedeni
Güzeldi, güzelliklerden birisinin kaynağı da Bilgesu Eranus idi, bu kadını seviyorum ben...
2 yıl önceki kongrede de rastlamıştım Bilgesu Eranus'a, hatta aynı yerde kalmış, ayaküstü kısa bir sohbet ile kesmiştim bir sabah yolunu. Bahsettiğim akıl yitimi tabii ki o vakit de vardı, "emperyalizm" gerçeğini görmemezlikten gelen, sosyal bilimler alanında sınıf gerçekliğini reddetmek için binbir taklalar atan akademiklere kongrenin son günü, kendi oyunu "Nereye Payidar"ı bir kukla gösterisi ile görselleştirerek güzel bir cevap iletmişti.
Bu yıl yine karşılaştık, bu sefer gösterisinde bir Tekel işçisi vardı yanında, güzel bir sohbet ile akıp gitti sınıf, mücadele, umuda dair mesajlar. Bu söyleşiye dair kısa da bir metin yazmış kendisi, kongre kitapçığında yayınlamışlar. Paylaşmak istedim...
Narçiçeklerinin Nedeni
" Toplumumuz, neden hastalıklı bir narçiçeği ağacına dönüştü?
Açtığı bunca çiçeğe karşın neden yoksulluğu yok eden bir meyve veremiyor?
Demir parmaklıklı kapının yanı başındaki nar ağacının, dünü, bugünü ve yarını?
"Yalnız maden işçileri değil, hepimiz sürekli göçen bir ocağın altındayız. El emeğimiz, göz nurumuz, çok çocuğumuz, sanatımız, doğamız, bilimimiz, türkümüz, ahlakımız, dayanışma duygumuz ve hele hele karşılıklı canlara mal olan kardeşliğimiz, hep birlikte yerin yüzlerce metre derinliğinde değilsek bile, bin dokuzyüz seksenden bu yana tam otuz yıl yerin altında kurtulmayı bekliyoruz. Daha da öncelerini de heseba katarsak -solun püskürtüldüğü yetmişli yılları- demek tam kırk yılı aşkın bir süredir bu karanlıktayız ve sürüyor: Nasıl, ne zaman çıkacağız? Çıkabilecek miyiz? Biz yıllar sonra gözümüze vuracak ışığı hasretle beklerken, burjuvazi kendi kayıkçı kavgasında, sistemden alacağı payın peşinde birbirlerine de vahşi yöntemlerle, kâh dikilip kâh sarmaşıyorlar...
Belki de toplum olarak kendimizi kendi ellerimizle doğurmanın zamanıdır artık! Kurum, kişi olarak medet umduğumuz ebelerin hepsi sobelendi. Artık ebe biziz, kendimiz!
Doğum ancak genel grevle gerçekleşebilir. Genel grev işsizler ve her an işsiz kalabilecekler için de vazgeçilmezdir. Emekçiler kendilerinden çok asıl onlar için mücadele etmeliler. Giderek sayıları arttığı halde sahte istatistiklerle utanmadan geçen yılın bu ayına göre azaldığı ilan edilen işsizleri belli bir bilince ve dayanışmaya çekmeleri gerek. Siztem işsizleri, işçilerin işten atılmalarını sağlayan stepneler olarak kullanamamalı...
Ülkemizde sınır tanımaz bir halde çöreklenmiş olan emperyalizmin uydusu tekelci sermayenin egemenliğinin kayıtsız şartsız ellerinde bulundurmasının da ocak kazaları gibi kader kısmet olmadığını bilen işçilere, kendi sendikalarını acilen uyarma görevi düşüyor. Sendika yönetimine "Burjuvaziyi yatıştırıp teskin etmek sizin işiniz değil!" diyebilmeliler artık.
Nar ağacı, aldatan çiçekler yerine işte ancak o zaman meyve verecektir.
Masal değil gerçeğin meyvesidir o ve hepimize yeter!"
Bilgesu Eranus
19 Ağustos 2010 Perşembe
...

Beni tanıyanlar bilir, hala her ay kendisine ufacık bir bütçe ayırıp, o parayı cd'lere harcayan birisiyim. Hem de nasıl bir heyecandır bu benim için anlatamam, acaba bu ay yeni ne bulacağım diye... Bu ay elime bir derleme albümü geçti, hem de Lazeburi tadında. Güzel olan da bu albümün yaratıcısın da Lazeburi'den benim kadar etkilenmesi ve üstüne esinlenmesi idi...
"Saklı Ezgiler Kizirnos", Mecit Çeliktaş'ın kendi köyünden, Kizirnos'dan (Kayacık) Fadime teyzenin, Meva, Emine ve Asiye teyzelerin seslerinin kayıtlarından oluşmakta. Olabildiğine yanıbaşınızda, kendi nineniz söyler gibi. Hele bir dinleyin...
Kizirnos Trabzon, Araklı'ya bağlı bir köy. Ama Birol Toplaoğlu'nun değerlendirmesine göre albümde yer alan parçalar Tranzon ve çevresinin bilinen müziğinden farklılıklar göstermekte, köyün göçebe tarihinden izler taşımakta. Doğu Karadeniz ve hatta Türkiye'nin pek çok yöresinden göç alan bu köy, bu farklı gelenekleri, yaşanmışlıkları müziğinde bir araya getirerek kendi müzik geleneğini oluşturmuş. Ayrıca albüm kapağında Kizirnos ve Kzirnos'da geçen pek çok hikayeye dair bilgiler de mevcut.
Bu tür albümler için hep şöyle denir, "değerli bir derleme, akademik bir kaynak ama genellikle o bölgenin müziğine ilgi duyanlara hitap etmekte". Ben öyle düşünmüyor ve muhakkak bu albümü edinin, dinleyin diye sözlerime noktayı koyuyorum. Dinledikten sonra düşüncelerinize dair beni de bilgilendirirsiniz di mi? :))
29 Temmuz 2010 Perşembe
kitapları bulamadım ama...
Memleketteyim bir haftadır, aradım taradım, bakılmadık köşe bucak bırakmadım ama yoklar... dedim ya sanırım bizim evden çıkmış o kitaplar, kuzenlerin evine doğru.
Ama "internet var artık hayatımızda" dedim, bir umut. Yine de bulduklarım, benim hayatımda kocaman bir yer edinen bu kitaplara dair ufacık bilgilerdi. Üzücü birşey, Kemalettin Tuğcu'ların Ömer Seyfettin'lerin sarmalındaki bir kuşağa, bu sarmalı koparmakla birlikte sınır tanımayan, ileri bilinçler açan bu cesur denemelerin bu kadar az bilinir, anımsanır olunuşu ve hatta yeni kuşaklara aktarılmayışı cidden çok üzücü.
İşte o ufacık izlerle başladı iki günlük yolculuğum, önce kapak fotoğraflarına baktım, başka yayınevlerinden baskıları da olmuş bazılarının, ama benim kitaplarım onlar değildi. Sonra da kitap hakkındaki bir iki kısa yazıyı okudum. Ardından geçmişi anımsamaya çalıştım, genelde annannemin evindeydim bunları okurken, okuldan çıkmışım, annem işten gelene kadar kardeş ile annannemdeyiz. O koca somyaya oturan ve sürekli okuyan ufacık Ebru... Peki kitaplar ne anlatıyordu, işte bu içerikleri eksiksiz hatırlamak imkansız ama kendimi o öykülerdeki bir karakter yerine koyup uzun uzun kurduğum hayalleri kabaca hatırlamaktayım.
Yolculuğum devam etmekte, her hatıra ve bilgisine ulaşılan kitap yeni bir uğrak benim için. Azıcık mola verip ikisini buraya da aktarmak istedim. Birisi sanırım bilimkurgu sevdamı başlatan kitap, Talip Apaydın'dan, "Biz Varız" diyen bir uzay yolculuğu... Diğeri ise bana kendi ses rengimi sorgulattıran "Benim sesim ne renk?", hem de yazarı Reha Erdem... Bakalım bu kitaplar size de tanıdık gelecek mi?
11 Temmuz 2010 Pazar
Gadjo'nun seçtikleri...

22 Aralık 2009 Salı
Ankara, Mon Amour!
15 Aralık 2009 Salı
bir şarkı, sözleri ve Sabahattin Ali...
pek çok şarkıyı dinlerken dalıp gitmemek, bazı yaşanmışlıklara geri dönmemek mümkün mü? hele ki o şarkılar Hasan Yükselir'den dinleniyorsa...bu sefer ki sevdalara götürmedi beni ama... "Üşür Ölüm Bile", çoğumuzun Ahmet Kaya'dan dinleyip, tanıdığımız bir şarkı ama kesinlikle en güzel bestesi ve yorumu Hasan Yükselir'e ait.
sadece merak ettim az evvel bu parçayı ard arda dinlerken, "acaba kaçınızın aklına Sabahattin Ali'yi getirmekte bu parça" diye.
bir parça bahenem oluverdi hemen sözlere verdim kendimi, ardından da kitaplığa uzanıp Sabahattin Ali'yi aradım raflarda. önce şarkının sözleri ardından da bir kaç öneri gelecek benden...
8 Aralık 2009 Salı
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
Umut Gibi İnsanlar
"Isıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz. Kusura bakma ama Selma, Umut gibi insanlar kimseyi mutlu edemez, kendileri de mutlu olamaz. Bu tür insanların en çok duymak istedikleri şey, 'Böyle bir dünyada yaşaman mümkün değil' cümlesidir. Bunu büyük bir övgü olarak görürler..."
Selma dinlemiyordu. Umut'un boş bir meze tabağının altına sıkıştırdığı paraya bakıyordu. Böylesi daha mı iyi, diye düşünüyordu, o yakıcı sıcaklığın geride kalması. Vücudunda bir yerlerde, kalbinde değil başka bir yerde, küçük, sıcak olamayacak kadar küçük bir noktaya dönüşmesi Umut ile yaşadıkları her şeyin. Daha mı iyi çıplak ayaklarını yakan geniş kumsalın bitmesi?
Çünkü sonrası büyük, soğuk deniz.
"Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra", s. 71, Barış Bıçakçı
13 Kasım 2009 Cuma
Kapital Manga cebimde...

28 Temmuz 2009 Salı
Brenna MacCrimmon - Kulak Misafiri

Brenna MacCrimmon 98'de Selim Sesler ile birlikte yaptığı "Karşılama" albümü ile girdi yaşamımıza. Öncesinde nerelerdeydi, Kanada'da, Balkan ülkelerinde .. İyiki de geldi, hoşgeldi.. Ardından "Ayde Mori" albümü ile çıktı karşımıza Muammer Ketencoğlu, Sumru Ağıryürüyen ve Cevdet Erek birlikteliğiyle.
Bizdendi söyledikleri ya da bize yakındı.
Ve son albümü "Kulak Misafiri", ben bir şey demeyeyim, Brenna'dan aktarayım:
- Bir sohbetin taraflarından biri olmak, bir sohbete kulak vermek.
- Kaldırımda yürürken karşınıza çıkıveren bir kupa valesi gibi, ummadığınız bir yerde bulduğunuz bir ses.
- Bir kafede otururken etrafta dönen tartışmalara kulak kesilmek ya da deniz kenarında insan ve insan dışı başka seslerle kaynaşan dalgaların ve rüzgarın davetiyle uykuya dalmak.
- Pencerenizin altında oynayan iki çocuğun gevezelikleri ile dikkatinizin dağılması.
- Çukurlu bir yolda hoplaya zıplaya giden bir takside anlamadığınız bir dildeki şarkıların serenadına kendinizi kaptırmak.
- Birdenbire kendinizi bir kuşlar meclisinin tam ortasında buluvermek.
- Kulağın kalbe giden bir yol olduğunu kabul edip, onun peşine takılmak.
- Kulak tanığı olmak. Duyuş tanığı olmak.
Sözcükleri anlamadan önce sesler büyüledi beni. Sadece sesler sayesinde görüntüler belirdi, öyküler dillendi. Bir şarkı bir tabloya dönüştü. Seslerin ruhuna erişmek için yollara düştüm. İnsanlar benimle kasetlerini, plaklarını, bilgeliklerini ve öykülerini paylaştılar; notalar giderek bir zamana, bir mekana, bir yüze dönüştüler.
Şarkılar içten içe büyür, yeni boyutlar kazanır, yön değiştirir ve dünyamızın parçası oluverir. Anlamlar kayar, ışık bir taşı aydınlatır, gizli renkleri gözler önüne serer.
Bulduğum birkaç şeyi sizinle paylaşabilir miyim?
Şemsiyemin Ucu Kare ile yağmur, çamur ve bulutları ruhunuza işletir..
Oj Ti Mome Ohrigance ile bulup da yitirilen zamansız bir aşk hikayesini anlatır..
Kar Yağar Alçaklare ile Rumeliden başlayan, Hindistan'da son bulan bir yolculuğa çıkarır bizleri..
Dolama Dolamayı ile Trakya'ya giden bir trende uyuyakalıp, gözümüzü Santa Fe'de açabileceğimizi iddia eder..
gerisi??? albüm alınıp dinlenmeli ve sizce ifade edilmeli...
26 Temmuz 2009 Pazar
Psikeart Dergisi

Psikeart 1 yıla yakın bir süredir çıkan bir dergi, benim bu dergiyi keşfim ise ne yazık ki yakın bir zamanda oldu. Neyse kaçırdığım sayıları da tamamlamak niyetindeyim.
4. sayısı, yani Temmuz-Ağustos aylarına ait olan sayısı Aşk üzerine. Aşk ve psikoloji, aşk ve sinema, aşk ve müzik, aşk ve beklentiler, aşk ve ...
Yazıları okumayı henüz tamamlayamadım, asıl niyetim dergiyi tamamen okuyup, genel bir değerlendirme yapmaktı. Okumaya başladım, bir makaleden diğerine atladım, okudukça bazen kendimden çok şey buldum, bazen de "yok canım" dedim, sonuç ... bu sayıyı o kadar çok beğendim ki bitirmeyi bekleyemeden paylaşmak, önermek istedim.
Sanırım vakit buldukça dergideki makalelerden bölümler içeren yazılar da ekleyeceğim. Ama şimdi, sadece önsöz niyetine küçük bir alıntı:
"...
Aşk, gündelik yaşamda eyleme dönüştüğü andan itibaren yaşananlarca anlamının arandığı bir duygu olarak yer alır tarih sayfalarında.. İnsanın evrimi, belleğine yerleşen motifleri, hormonları ve peptidleriyle aşk, bilimin incelemesi gereken konular arasında yerini yeni alsa da, insanlık tarih boyunca "ille de aşk" demekten bir türlü vazgeçememiştir. Çünkü insanoğlu, deliliğe kadar iten, çoşkunun en inanılmazını yaşatan, mental işlevleri sürekli ve yoğun bir şekilde meşgul eden başka bir duyguya böylesine sevdalanamamıştır.
... "
31 Mayıs 2009 Pazar
ruhumu dinlendiren bir albüm bu...
9 Nisan 2009 Perşembe
Yalancı Tanıklar Kahvesi – Vedat Türkali

7 Şubat 2009 Cumartesi
hayalkırıklığının ardından...

Hiç beklemedik anda karşınıza çıkan süprizler bazen çok güzel olur... Bazense yıkıcı...
Yerdeniz Öyküleri'nin animasyonuyla TRT Çocuk'ta karşılaşmak gerçekten heyecanlandırmıstı beni. Serinin hangi hikayesi diye beklerken Ged ve Aren karşıladı beni...
Yerdeniz serisini okumayanlar için bu seri Ursula K. Legin'in sırasıyla büyüme; doğum, yeniden doğum, cinsellik ve özgürlük temelinde anlatılan bir kadının büyümesi ve ölüm üzerine kurulu fantastik bir üçleme ile yola çıkmıştır. Sırasıyla Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil adını taşıyan bu kitapları Tehanu ve Öteki Rüzgar takip ederek bir beşleme oluşturulmuştur.
Tekrar animeye dönersem, görsel olarak herşey kusursuzdu. Yerdenizin pastoral havası çizimlere çok güzel yansımıştı ama hikaye... İşte hayalkırıklığım ilk böyle başladı. Sonuç Olarak karşımda En Uzak Sahil ile Tehanu öykülerinin karışımı bir senaryo vardı. Karakter ve olayların hiç bir derinliğine inmeyen, Tenar'ı Atuan Mezarları'nda yaşanan olaylardan bağımsız bir ev kadınına indirgeyen, (en kötüsü de) Thenau'yu bebek iken ateşte yakılması sonucu tek kolu bir kuş kanadını andıran bir görüntüye kavuşan, yüzü ciddi biçimde yanmış olduğu için kendisini insanlardan gizleyen küçük bir kız tasvirinden çıkarıp sevimli bir anime kızına dönüştüren bir anlatım vardı karşımda. Halbuki Tehanu yandığı ateşi içerisinde taşıyan, hem insan hem de Kalessin'in yani ejderha soyundan gelen; Ursula'nın anlatımı ile de kadının dayanıklılığının sevginin gücünü simgeleyen, başkaldırı ve direnmenin adıdır. Ezilmişliğe karşı baş kaldırıp tüm güçlükleri yenmeyi başaran bir kadındır.
İki öykünün popüler bir seyirlik çıkabilecek yönlerini alıp birleştirme kaygısı ile kurgulanan senaryosu ortalama bir iş çıkarmış. Seriyi okuyanları ise benim gibi hayalkırıklığına mahkum etmekte... Her seferinde aynı şeyi söylüyorum kendime romanların bıraktığı etkiyi filmlerde aramamak lazım...
30 Ocak 2009 Cuma
"Kertenkele" kardeşliğe adanan bir film...

20 Ocak 2009 Salı
27 mart – 9 haziran 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen Everest Türkiye tırmanışına dair...

Hala Ursula okumayanlara...

Gethen (Kış) buzul çağının hüküm sürdüğü, 20.yüzyılda dünyada sahip olduğumuza yakın bir teknolojik düzeye sahip soğuk bir gezegendir. Gethen’de yaşayanlar bazı bilimkurgu romanlarında gördüğümüz gibi geleceği öngörebilmektedir. Bu yeteneği önemli bulan ve Gethen’in beş yıl içinde yıldızlar federasyonuna üye olup olmayacağını soran Genly’e şu söylenir: Yanlış sorunun yanıtını bilmek yararsızdır. Doğru ve yanlış sorular konusunda ise şu söylenebilir: Önemli dönemeç noktalarında birbirinin gerçekten alternatifi olmayan yollardan birini önermek ancak bir kısırdöngü yaratır. Buradan ütopyaların bizi tam anlamıyla özgür kılmayan en önemli açmazına geliriz, ütopyalarımız hep içinde yaşadığımız güne ve topluma odaklı ve tarihsel geçmiş referanslıdır.
Bu roman cinsiyet rollerini, içine tıkılıp kaldığımız, başka türlüsünü düşünmediğimiz mevcut biyolojik referanslardan, zorunlu kadın ve erkek rollerinden ve ikiliğinden kurtardığı için feminist bilim kurgu’nun önemli örneklerinden sayılır. “Gethen cinselliğinin asıl vurguladığı şey, cinsiyet rollerinin, bizde olduğu gibi, hayatın diğer yönlerine damgasını vurmadığıdır.” Gethen’de yaşayanlar ay döngüsünün yalnızca iki gününde cinsel olarak aktif durumdadırlar; bu iki günde duruma göre kadın ve erkek cinsiyetlerinin özelliklerini taşırlar. Bu yüzden hem baba olabilir, hem de çocuk doğurabilirler. Cinsellikle ilgili fizyolojik sorunlar ortadan kalkmıştır, insan sadece insan olarak dikkate alınır, değer taşır. Ama aşk ve kıskançlık var olmaya devam eder… Ursula hanımın kadınlar hakkındaki düşünceleri önemlidir. Odocu düşüncenin hakim olduğu, tartışıldığı Mülksüzleri okuduktan sonra Gülün Günlüğü (Ayrıntı Yayınları, 1992) derlemesi içinde yer alan Devrimden Önceki Gün öyküsünde Odo’nun artık çok yaşlı bir kadın olduğunu okumak insana en azından okşayıcı gelir. Bir başka sevdiğim derleme olan Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar’da (Metis Yayınları, 1999) uygarlığı yaratan kahramanlıklar ve öldüren hikâyelerin dışında kalan, evine yiyecek götürmeye çalışan, çuval, sepet, torba, bohça’nın, yani kültürün yaratıcısı olan kadınlardan söz edilir.
1929 doğumlu Ursula K. LeGuin antropolog olan babasından, yazar annesi ve tarihçi eşinden etkilenmiştir. Üslubu özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ana akım bilimkurgu romanlarında görüldüğü gibi teknik ayrıntı ve atraksiyonların önemli olmadığı, bunun yerine çerçevesi siyasi ve kültürel antropoloji ile çizilen, sosyolojik arka planın önem kazandığı yumuşak bilim kurgu olarak nitelendiriliyor. LeGuin “Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor.” diyor. Böyle hayal ürünü bir tasarı, militan bir siyasal tutuma dayanak olabilir mi? diye soruyor Jameson. Yanıtı olumsuz: “Ben şahsen bu tarz ‘olmayan yerler’in sadece nefes alacak bir alan, geç kapitalizmin insanı boğan mevcudiyetinden anlık bir kurtuluş sunduğunu söyleme eğilimindeyim.”
Bilimkurgu’ya edebiyat dünyasında saygın bir yer kazandıran LeGuin en çok 1974 yılında yayınlanan ve anarşist ütopyacı bir roman olan Mülksüzler (İkircikli Bir Ütopya) ile tanınıyor. Karanlığın Sol Eli gerçek bir ütopik eserden çok Mülksüzler yazılana kadar ütopya inşasında kullanılan tekniklere dair yazarın yaptığı denemelerden biri olarak değerlendiriliyor.
Yazarın ayrıca büyümek, kendini bulmak, kendi içindeki kötüyle yüzleşerek iyiyi oluşturmak, kadın ve erkek olmak, bağımsızlığın yükünü taşımak, yaşlanmak ve ölmek gibi kadim temalara değinen Yerdeniz Üçlemesi çevresinde bir dizi roman ve öyküyü kapsayan fantastik eserleri de var. Bu eserlerin tümünde hem fiziksel olarak gerçekleşen hem de insan yaşamının döngüsü olarak yolculuk sembolik bir özelliğe sahip. Bana sorarsanız edebi gücü, ütopyaları, barışçı ve anti-emperyalist siyasi tutumu kadar ele aldığı konulardan geliyor: kendini tanıma yolculuğu, özgürlük, temas kurmaktan ve değişmekten korkmamak...

