
11 Temmuz 2010 Pazar
Gadjo'nun seçtikleri...

15 Şubat 2010 Pazartesi
“İki Dil Bir Bavul” müzikaline ödül!
Veren Kültür Bakanlığı mıdır, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı mı, rivayet muhtelif de, ödülün enteresanlığı kesin. Beğenisini "olmayana ergi" yöntemiyle dışavuran "bakanlık", eğer olsa müziğinin de en iyi olacağını varsayarak filme ödül verdi...
Denizli'den Şanlıurfa'ya atanan bir öğretmenin Türkçe bilmeyen Kürt öğrencileri eğitmek için harcadığı çabayı anlatan "İki Dil Bir Bavul" filmi, içinde yer almayan müziğiyle En İyi Müzik Ödülü aldı. 1. İlk Yönetmen Film Festivali tarafından ödüle layık görülen film, Adana’da Yılmaz Güney ve SİYAD ödülleri, Saraybosna’da ‘EDN Talent’, Abu Dabi’de ‘En İyi Ortadoğu Belgeseli’ ödülü ve Antalya’da En İyi İlk Film dalında Altın Portakal ödülünden sonra bu son ödülüyle de tekrarı zor bir başarıya imza attı.
Yönetmenler Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan bir telefonla gelen başvuru talebine filmin bir kopyasını gönderdiklerini, daha sonra kendilerine “bir şey göndereceğiz adresinizi alabilir miyiz?” talebiyle bakanlıktan bir telefon geldiğini belirtiyorlar. Postadan gelen paketten En İyi Müzik Ödülü çıkınca bu kez merakın yerini şaşkınlık alıyor. Çünkü “İki Dil Bir Bavul” filminde birkaç saniyelik ritm sesi ve öğretmenle öğrencilerinin diyaloglarından başka “ses” yer almıyor. Kaldı ki yönetmenler de filmi müziksiz olarak değerlendiriyor ve ekliyor, “ödül şaka gibi!”
Bir başka ayrıntı da yarışmanın Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışması olduğu düşünülürken ödülle ilgili haberlerde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın adının geçiyor oluşu. Şimdi herkes bakanlıklardan bir açıklama bekliyor. Ancak neden müzik ödülü sorusuna “içimizdeki sesi dinledik” yanıtını almak da mümkün görünüyor.
http://haber.sol.org.tr/postal/iki-dil-bir-bavul-muzikaline-odul-24030 adresinden...
6 Şubat 2010 Cumartesi
keyifli bir uyanış diyelim biz buna...
Önümüzdeki dönemin hazırlığı vardır daha yapılacak; ara yıl tatili vakti hocalar aranıp bulunmalı, ders programları hazırlanmalı, sonra da o derslere yaraşır derslikler bulunmalı... bitmez bu çile bitmez. Yine de akşamları size aittir ya, bir de okunacak yazılacak şeyler ya askıya alınmış ya da asgari düzeye indirilmiştir ya değmeyin keyfime. Böyle yarı keyifli, yarı koşturmalı geçirdim bu haftayı işte ama bugün itibariyle ders programı da tamamlandı. Boşta mı kaldım ne? Yok yok, ben keyifli bir uyanışın başındayım diyeyim şu anıma ya da kısa sürecek güzel bir rüyanın başında oluşum mu daha bir uydu bu durumuma? Bilemedim... Olsun ey ikinci dönem, sen kapıma dayanana kadar emin ol ki ben günlerimi pek bir güzel geçireceğim :)
Güzelliğe en çok yakışan ile, müzik ile devam edelim. Vazgeçemediğimden, Tom Waits'den ama bu sefer Cibelle yorumu ile...
bir de şarkının sözlerinin türkçe çevirisini ekleyelim daha bir güzel olsun...
6 Ocak 2010 Çarşamba
yağacak olan kara inat... hep yağmur...
Flaş
Hava poyrazladı yağmur yağacak
Yanıp yanıp sönüyor ışıklandırılmış gözlerin
Yukarda
Küle gömülmüş bir elma gibi gökyüzü
Patladı patlayacak
Olanca hışmıyla kentin.
Sensin
Akıyor ön dişlerin beyaz beyaz yanıma
Her şey rengine göre kanar bilirsin
Tırnakların pembeye boyanmış bir koy gibi
Pespembe kanar
Ve herbir renkte kanayan gözlerin
Çınlatır Eluard’ın mısralarını orada
“İçinde uçtuğum gözlerin
Yolların gidişine
Dünyanın dışında bir anlam verdi.”
Demek oluyor ki bu dünyada olmak öyle derin
Öylesine anlamlı ki insan
Bizse bu anlamın işçilerinden ikisi
Yağmur yağacak.
Yarı karanlık odamız, üstelik soğuk
Isıtıcı bir soğuk bu, değişik
Sensin, bir yüzümde geziniyor şimdi yüzün
Bir elimizdeki kitaplarda
Şiirler okuyoruz bugün
Limanlık bir deniz gibi kıpırtısız önümüzdeki taş masa
Uykuya yatmış gibi bütün balıklar
Gemileri kaptansız tayfasız
Gidip gidip geliyor kimi zaman da
Anayurduna dağlara
Şiirler okuyoruz bugün.
Yaşlandık da ondan mı
Susarak katlanıyoruz her mutsuzluğa
Saatlendiriyoruz günü
Bölüyoruz dakikalara
Bir hiç oluncaya kadar bölüyoruz onu.
Bölüyoruz yani bütün mutsuzluklara
Bir yaprak saniyesi geçiyor usul usul
Penceremizden
Mavi mavi hatmiler parlıyor dışarıda
Dışarıda küçük bahçemizde
Ayak izleri gibi gökyüzünün
Hatmiler
Bırakıyoruz bu sessiz uyuma kendimizi
Derken bir mavi damar, bir dudak büküş
İyi anlaşılamayan bir ses sokaktaki
Çırpına çırpına yükselen duman
Bir tutam saçın öne düşüşü
Sanki bir sardunya bir yaz boyu ne kadarcık uzarsa
Kaça alınırsa bir tükenmez kalem
Doluyor içimize öyle
Hayatın birdenbire anlaşılması gibi bir duygu gürültüsü
Yağmur yağacak.
Yaşını çoktan aştım Orhan Veli’nin
Ölümle duruyorsa eğer yaşlanmak
Onun bir sonbahar yağmuruna gömülü ölüsü
Yağdı yağacak
“Ölünce kirlerimizden temizlenir
Ölünce biz de iyi adam oluruz...”
Sade ve ince
Dünyaya uzun parmaklarıyla dokundu dokunacak.
Yorulduğun zaman söyle
Susalım, hiç konuşmayalım istersen
Sussak da, hiç konuşmasak da, sözlerin senin
Açık denizler gibidir zaten elimde
Her zaman ama her zaman bir kıyıyı sezdiren
Hatırlıyorum da kelimelerini bir bir:
Şairlerin flaşları kalpleridir
Dışarıya da parlamalı biraz
Kaldı ki ben içimde gezinmekten yoruldum
Sensin, iyi anlarsın beni
Gözlerine başka türlü bakıyorum
Ben bütün gözlere başka türlü bakıyorum şimdi
Nemli bir tülbent olup buğulanıyor
Ve yaslı ve mahzun
Ve devrilmiş bir boya kabı gibi de yoğun
Memleketimin gözleri
Yağmur yağacak.
Öyle bir yağmur ki bu, bilirsin
Dam saçak demeyecek, yağacak
Yağacak bir hışım gibi canevine kentin
Kalplerimiz küle gömülmüş elmalar gibi
Patladı patlayacak
Alacak sonunda kendi rengini.
1 Ocak 2010 Cuma
Dikkat, Okul Var!
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara
Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Az mı dolandık Başkentin sokaklarında
Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı
Bizim payımıza düştü sonunda
Aşkımız şimdi görklü bir hayatın
Yabancaya berbat bir çevirisi
Sen metinde üç beş satır atladın
Ben geçmiş zamanda dondurdum fiilleri
Sen ki özenle katlanmış bir mendil gibiydin
Düşünür müsün zaman zaman acaba
Nelerle ödedik şu mevsimi
Ve gün nasıl vuruyor topuklarımıza
Şanssızım diyemem ben kendi payıma
Oluyor böyle şeyler ara sıra
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim
Bütün çocuklar anlar da
Cemal Süreyya
(bu yıl, daha çok şiir ve şiirde rastlanılan yaşanmışlıkların daha çok keşfi adına bir başlangıç yapayım dedim Cemal Süreyya ile...)
28 Aralık 2009 Pazartesi
27 Aralık 2009 Pazar
RUBAİLER'den
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hâyale.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrumedildiğin kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...
7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devamedecek ben basıp gidince de,
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
İkinci Bölüm'den...
4
Geçmiş günün hasretini çekmem
-yalnız bir yaz gecesi bir yana-
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
gelecek günün müjdesini verecek sana...
5
Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nazım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...
Üçüncü Bölüm'den...
1
İnsan
ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire:
aydınlık, alabildiğine aydınlık...
Nazım Hikmet
23 Aralık 2009 Çarşamba
gerçeklik, delilik... ama asıl sözüm Sanço Panço'lara
nereden alıntılandığı, kime ait olduğu bilinmeyen ama bana pek bir denk düşen ufak bir yazı... diyelim ki bana dair, diyelim ki kaçışımın nedenseli, belki de yönü... "deliliğe" ...
bu yazıyı hayatıma sokan ömür'e tekrar teşekkürler...
