"Delileri ortalıkta görmeye katlanamaz akıllı insanlar. Onları ya loş arka odalara kapatırlar, ya da tımarhanelere. Çünkü, kendini özgür zanneden insanlara, aslında aklın birer tutsağı olduklarını anımsatır bütün deliler.Onlar, diğer insanlara zihin özgürlüğünün uçsuz bucaksız sınırsızlığını ve söz dinlemezliğini gösterirler.Aslında bir kahraman olan Don Kişot’a gülmeleri, içlerinde taşıdıkları kaosudur tüm insanların. Bütün insanlar, aslında Don Kişot gibi pervasız, gözü kara ve hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, doğru bildiklerini yaşayan bir kahraman olmayı isterler; ancak diğer insanların kendilerine gülecekleri korkusunu taşıdıkları için, hayatlarını Don Kişot’un içten pazarlıklı ve korkak yamağı Sanço Panço gibi tüketirler... "
nereden alıntılandığı, kime ait olduğu bilinmeyen ama bana pek bir denk düşen ufak bir yazı... diyelim ki bana dair, diyelim ki kaçışımın nedenseli, belki de yönü... "deliliğe" ...
bu yazıyı hayatıma sokan ömür'e tekrar teşekkürler...
23 Aralık 2009 Çarşamba
22 Aralık 2009 Salı
Ankara, Mon Amour!
alışıldık akışın değiştiği anlardan birisi....
" Çocuklar yavaş yavaş annelerinin L-salon dedikleri yepyeni mobilyalarla döşenmiş, perdecide diktirilen ağır perdelerin yerleri süpürdüğü salonlara, ya da bir zamanlar uzak halleri ve yaz kış bu gibi kumaşlarıyla ayrıcalığın ta kendisi olan misafir odası koltuklarının, yeni yüzleriyle sakin bir emeklilik yaşadıkları oturma odalarına çekilmişlerdi. Ankara hâla tüm mevsimleri aynı ciddiyetle yaşıyordu. Apple, Galaxy ve Papazın Bağı bazılarının hayatlarından girdikleri gibi çıkıvermiş, yerlerini zafer çarşısı'na bırakmıştı.
Artık artistler değil, yönetmenler önemliydi.
Leonard Cohen ile Ali Asker'in sesleri birbirlerine karışırken, bildiğimiz mahalle arkadaşları mücadele arkadaşları olmuşlar, bazı analar babalar bu kez 'anarşiye karışanın' kendi çocukları olduğunu eşten dosttan saklamaya çalışarak Mamak'ın yolunu tutmuşlar, 'dağ başını duman almış' romantizmiyle büyüyen çocukların 'dağlarına bahar gelmiş memleketimin' diyerek içlenmeleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Uykusuz geçen gecelerinde akıllı bir çocuğun kalpsiz ana babaları mı yoksa kalpsiz bir çocuğun acı çeken ana babaları mı oldukları sorusunu sorup duruyorlardı kendilerine. Beş on yıl önce inşaatta çalışan amelelere üzülüp su taşıyan 'merhametli yavrularının', şimdi bu merhametlerini tüm dünya proleteryasını kurtarmak isteyecek kadar ileri götürmelerini affedemiyorlar, 'esrara alışsa bundan daha iyiydi, hiç olmazsa tedavi ettirirdik' diyerek karabasanlı rüyalara dalıyorlardı. Çocuklar ise sanki güç bir integral çözermişçesine soğuk bir edayla dünya devriminden bahsederlerken, yüreklerinin derinliklerinde bir yerde neden artık hep kalpsiz ve çalışkan çocukların makbul olduklarını sorup, tekrar tekrar kırılıyorlardı.
O günlerde, Ankara'da, Küçükesat'ta birbuçuk odalı bir çatı katında, adına kader denilen bir hayat, adına ideoloji denilen başka bir hayatla birlikte yaşamaya başladı. Jan Eyre ile Kapital, sokak ile ev, dün ile şimdi tekrar bir araya geldiler. Yıllardan bindokuzyüzseksen, mevsimlerden yaz, aylardan yine Haziran'dı. Ben İngiliz Edebiyatı öğrencisi Emel Kurtaran geceleri duvarlara yazı yazanlarla bir zamanlar gazoz kapakları toplayanların aralarında bir iilgi olduğunu anlayacak ve yeni bir yaz rüyasına dalacaktım. "
Şükran Yiğit
15 Aralık 2009 Salı
bir şarkı, sözleri ve Sabahattin Ali...
pek çok şarkıyı dinlerken dalıp gitmemek, bazı yaşanmışlıklara geri dönmemek mümkün mü? hele ki o şarkılar Hasan Yükselir'den dinleniyorsa...bu sefer ki sevdalara götürmedi beni ama... "Üşür Ölüm Bile", çoğumuzun Ahmet Kaya'dan dinleyip, tanıdığımız bir şarkı ama kesinlikle en güzel bestesi ve yorumu Hasan Yükselir'e ait.
sadece merak ettim az evvel bu parçayı ard arda dinlerken, "acaba kaçınızın aklına Sabahattin Ali'yi getirmekte bu parça" diye.
bir parça bahenem oluverdi hemen sözlere verdim kendimi, ardından da kitaplığa uzanıp Sabahattin Ali'yi aradım raflarda. önce şarkının sözleri ardından da bir kaç öneri gelecek benden...
Üşür Ölüm Bile (Ülkü Tamer)
bir ormanda tutup onu bağladılar ağaca
yumdu sanki gözlerini uyur gibi usulca
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.
diz çöktüler karşısında sonra ateş ettiler
parçalanan yüreğine yuva kurdu mermiler
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.
gelip kondu bir güvercin ellerine o gece
kırmızı bir çelenk oldu bileğinde kelepçe
bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
anlatır akan kanı beyaz sesiyle.
son önerim ise Hıfzı Topuz'un yazdığı Sabahattin Ali'nin Romanı, yani "Başın Öne Eğilmesin" olacak, henüz okumayanlara belgelere dayanan bu kurguyu okumalarını öneririm...
13 Aralık 2009 Pazar
ben yine eskilerden dinledim...

dönüp dolaşıp eskileri kurcalamayı seven, eskilerden kopamayan birisiyim. işte bir genelleme de yapıyorum var mı eskiler gibisi?
ankara yağmura teslim, ben de yağmura :) sokakları arşınladım iki gün... şemsiyem, ben, yağmur, yerdeki yapraklar ve iyice çıplaklaşan ağaçlarıyla ankara sokakları...
ama bugün çok soğuktu, gezintim kısa sürdü o yüzden. günün geri kalanı ise sıcacık bir kahve eşliğinde pencere önünde geçti, bir de Ezginin Günlüğü ile...
1985 çıkışlı Seni Düşünmek albümü ilk dinlediğim albümüydü Ezginin Günlüğü'nün. Emin İgüs, Şebnem Başar, Güneş Uras, Nadir Göktürk, Tanju Duru ve Cüneyt Duru ekibi ile tanıdım onları, o muhteşem ekip ile... Yeri dolamayan bir albümdür benim için "Seni Düşünmek".
Gökte Uçan Huma Kuşu'nun tiz bir çığlık ile taa derinlere işleyen yorumu, A. Kadir'e (Gelen Benim), Nazım'a (Seni Düşünmek) kendinizi teslim ettiğiniz o anlar, bir de Emin İgüs'ün yorumu bir başkadır bu albümde, hele ki ilk dinleyişinizde 15inizde iseniz hayalleriniz, platonik aşklarınız şekilleniverir hemen bu albüm ile. Artık şarkı söylemek istersiniz, bilinmeyen ülkeye varmak, gelmemiş olanı orada beklemek istersiniz.
Dinlerken bir kez daha tekrarladım; "yeri dolmayacak"...
beklemek, olanı ya da olacak olanı, gelmeyeni, gelmesi isteneni... ancak bu bitiriş yakışır bu albüme... bitmemek üzere, beklemeye devam ederek
ankara yağmura teslim, ben de yağmura :) sokakları arşınladım iki gün... şemsiyem, ben, yağmur, yerdeki yapraklar ve iyice çıplaklaşan ağaçlarıyla ankara sokakları...
ama bugün çok soğuktu, gezintim kısa sürdü o yüzden. günün geri kalanı ise sıcacık bir kahve eşliğinde pencere önünde geçti, bir de Ezginin Günlüğü ile...
1985 çıkışlı Seni Düşünmek albümü ilk dinlediğim albümüydü Ezginin Günlüğü'nün. Emin İgüs, Şebnem Başar, Güneş Uras, Nadir Göktürk, Tanju Duru ve Cüneyt Duru ekibi ile tanıdım onları, o muhteşem ekip ile... Yeri dolamayan bir albümdür benim için "Seni Düşünmek".
Gökte Uçan Huma Kuşu'nun tiz bir çığlık ile taa derinlere işleyen yorumu, A. Kadir'e (Gelen Benim), Nazım'a (Seni Düşünmek) kendinizi teslim ettiğiniz o anlar, bir de Emin İgüs'ün yorumu bir başkadır bu albümde, hele ki ilk dinleyişinizde 15inizde iseniz hayalleriniz, platonik aşklarınız şekilleniverir hemen bu albüm ile. Artık şarkı söylemek istersiniz, bilinmeyen ülkeye varmak, gelmemiş olanı orada beklemek istersiniz.
Dinlerken bir kez daha tekrarladım; "yeri dolmayacak"...
beklemek, olanı ya da olacak olanı, gelmeyeni, gelmesi isteneni... ancak bu bitiriş yakışır bu albüme... bitmemek üzere, beklemeye devam ederek
gelmiyorsun... (Gündüz Göktürk)
Yetişmiyor sana sesim
Bekliyorum gelmiyorsun
Yıllar geçti mevsim mevsim
Bekliyorum gelmiyorsun
Dağlar yüce beller uzun
Günler, aylar, yıllar uzun
Bu kadar mı yollar uzun
Bekliyorum gelmiyorsun
haydi bir de dinleyelim...
8 Aralık 2009 Salı
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
Bitirmemek için direnilen ama sayfaların sonuna çabucak ulaşılan ve hâla satırların derinliğinde dolaşılan bir kitabın ardından... Sanırım içimdeki ateşi körüklemek için yazıyorum bu beni etkileyen anlatımı
Umut Gibi İnsanlar
"Isıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz. Kusura bakma ama Selma, Umut gibi insanlar kimseyi mutlu edemez, kendileri de mutlu olamaz. Bu tür insanların en çok duymak istedikleri şey, 'Böyle bir dünyada yaşaman mümkün değil' cümlesidir. Bunu büyük bir övgü olarak görürler..."
Selma dinlemiyordu. Umut'un boş bir meze tabağının altına sıkıştırdığı paraya bakıyordu. Böylesi daha mı iyi, diye düşünüyordu, o yakıcı sıcaklığın geride kalması. Vücudunda bir yerlerde, kalbinde değil başka bir yerde, küçük, sıcak olamayacak kadar küçük bir noktaya dönüşmesi Umut ile yaşadıkları her şeyin. Daha mı iyi çıplak ayaklarını yakan geniş kumsalın bitmesi?
Çünkü sonrası büyük, soğuk deniz.
"Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra", s. 71, Barış Bıçakçı
Umut Gibi İnsanlar
"Isıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz. Kusura bakma ama Selma, Umut gibi insanlar kimseyi mutlu edemez, kendileri de mutlu olamaz. Bu tür insanların en çok duymak istedikleri şey, 'Böyle bir dünyada yaşaman mümkün değil' cümlesidir. Bunu büyük bir övgü olarak görürler..."
Selma dinlemiyordu. Umut'un boş bir meze tabağının altına sıkıştırdığı paraya bakıyordu. Böylesi daha mı iyi, diye düşünüyordu, o yakıcı sıcaklığın geride kalması. Vücudunda bir yerlerde, kalbinde değil başka bir yerde, küçük, sıcak olamayacak kadar küçük bir noktaya dönüşmesi Umut ile yaşadıkları her şeyin. Daha mı iyi çıplak ayaklarını yakan geniş kumsalın bitmesi?
Çünkü sonrası büyük, soğuk deniz.
"Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra", s. 71, Barış Bıçakçı
19 Kasım 2009 Perşembe
dünden kalma... doğumgünümde
aklıma takılan mesele, ben niye hayatımın temposuna ayak uyduramıyorum? sürekli bir koşturmaca, yetişme, yetiştirme halleri... niye bundan rahatsızım? kurtulamadığım "aksama" hissiyatinden mi, farkında olarak ya da olmayarak geride bıraktığım onca boşluktan mı? sanırım her ikisinden de. ama asıl korkum geri dönemeyip telafi edemeyeceklerimden ya da bir daha yapamayacaklarımdan, kaçırdığım fırsatlardan.
kaçırmamak mümkün mü? sakin sakin, "ulan ne güzel her planladığımı yerine getirebiliyorum" diyebilmek mümkün mü? benim örneğimde değil... genelleme yapmayı da sevmediğime göre, hep böyle mi gidecek? kafaya takmamalı... böylece yaşamalı, koşturarak, yetişemeyerek, yeni hedeflerin peşinde koşarak, bazılarını yapamayarak, yeni heyecanlar-üzüntüler yaşayarak, ama her dem aşık olarak... her şeye...
saat 18:15, 18 kasım 2009, aklımda bu sorularla 28'imdeyim, biten yaş söylenir derler ya ben deyim 28 siz anlayın 29 farketmez. normal bir gün, yani gün boyu dersten işe, bir o kampüse bir bu kampüse koşturarak ama arada dostların sıcacık, içten doğumgünü mesajlarıyla ısınarak bu saati etmek... ben yine az sonra buluşacağım dost'u beklemekteyim. hep erkenciyimdir, severim sevdiğim mekanlarda bir başıma oturmayı, çevreyi izlemeyi, kitap okumayı... ondan sanırım, ders saatine yetişemeyen biri olarak dostlarla buluşmada hep erkenciyimdir.
eee kasım ayı olmuş, açık havada oturulmaz ama mekan bana yaraşır bir şekilde rengarenk. aslında fasıl dinleme aşkıyla yanıp tutuştuğum zamanlar geldiğim bir yer burası, dost sohbeti eşliğinde bira yudumlaması da güzeldir... eğer açsanız hemen karşıda muhteşem bir cartlak kebap, karşıya geç, tıka basa ye, sonra geri dön biraya devam... daha ne olsun...
eee bir de eski dostlar, anılar, yorgunluğun, karamsarlığın yitimi.. tanıdık bir yüz göründü, yalnızlığıma nokta
kaçırmamak mümkün mü? sakin sakin, "ulan ne güzel her planladığımı yerine getirebiliyorum" diyebilmek mümkün mü? benim örneğimde değil... genelleme yapmayı da sevmediğime göre, hep böyle mi gidecek? kafaya takmamalı... böylece yaşamalı, koşturarak, yetişemeyerek, yeni hedeflerin peşinde koşarak, bazılarını yapamayarak, yeni heyecanlar-üzüntüler yaşayarak, ama her dem aşık olarak... her şeye...
saat 18:15, 18 kasım 2009, aklımda bu sorularla 28'imdeyim, biten yaş söylenir derler ya ben deyim 28 siz anlayın 29 farketmez. normal bir gün, yani gün boyu dersten işe, bir o kampüse bir bu kampüse koşturarak ama arada dostların sıcacık, içten doğumgünü mesajlarıyla ısınarak bu saati etmek... ben yine az sonra buluşacağım dost'u beklemekteyim. hep erkenciyimdir, severim sevdiğim mekanlarda bir başıma oturmayı, çevreyi izlemeyi, kitap okumayı... ondan sanırım, ders saatine yetişemeyen biri olarak dostlarla buluşmada hep erkenciyimdir.
eee kasım ayı olmuş, açık havada oturulmaz ama mekan bana yaraşır bir şekilde rengarenk. aslında fasıl dinleme aşkıyla yanıp tutuştuğum zamanlar geldiğim bir yer burası, dost sohbeti eşliğinde bira yudumlaması da güzeldir... eğer açsanız hemen karşıda muhteşem bir cartlak kebap, karşıya geç, tıka basa ye, sonra geri dön biraya devam... daha ne olsun...
eee bir de eski dostlar, anılar, yorgunluğun, karamsarlığın yitimi.. tanıdık bir yüz göründü, yalnızlığıma nokta
13 Kasım 2009 Cuma
Kapital Manga cebimde...

işte cepte taşınabilecek bir Das Kapital...
hani marksizmle tanışmanın ilk heyecanıyla alınan o koca koca ciltler, ardından arkadaşlarla kurulan Kapital okuma grupları ve okunan bölümler üzerine yurt kantininde, saat 24 olup da el ayak çekilince, sıcacık kahve eşliğinde yapılan tartışmalar... önce zor gelir, sonra makul davranılıp "ücret, fiyat, kâr" ve "ücretli emek, sermaye" broşürlerine geçiş yapılır ve bunları anlamanın verdiği haz ile tekrar Kapital ele alınır...
sanırım bendeki bu yaşanmışlık pek çok kişiye tanıdık gelmiştir. Kapital'in Manga basımının türkçeye çevrildiğini duyduğum an tüm bunları hatırlayıp, gülümseyiverdim. Sonrası merak... Nasıl mangalaşabilirdi koca Kapital?
evet, sonunda manga Kapital'i okuyabildim, hem de bir çırpıda, bir dolmuş mesafesinde, azıcık sıkışık trafikte, bir ev mesafesinde...
kapitalist üretim ilişkileri, peynir üretiminin küçük bir ev atölyesinden fabrikalaşma aşamasına geçişi etrafında öyküleştirmeye çalışılmış. Kapital'den alınmış pasajların cizgilerle buluştuğu bir anlatımda gezinmek benim için keyifli oldu ama Kapital'in temel kavramlarına yabancı birisi için bu kitap ne ifade eder diye de düşünmeden edemedim.
Kapital'i okurken içerisinde yaşadığınız dünyaya bakışınızda, taşların yerli yerine oturmasını hissetmek keyif verici idi. Ama bu kitabın böyle bir hissi uyandırması mümkün değil. Öyküleştirmenin pek çok temel tartışmayı en dar şekilleriyle ele almış olduğunu söylemek gerek. Tanıtımlarda yineleyip durdukları bir ifade var, "Hem Kapital'in en temel kavramlarıyla tanışmak isteyen gençler için, hem de genç-yaşlı çizgi roman ve manga tutkunları için... " Siz siz olun Kapital'i bu kitap ile tanımayın...
yine de Kapital Manga Cilt 1'i tamamlayıp, diğer ciltlerin çevrilmesini de heyecanla beklediğimi belirteyim. Son söz; ben Kapital'in bu yaratıcı yeniden ele alış şeklini sevdim. Kitaplığımda Kapital ciltlerinin yanında bu ilk cilt yerini almış bulunmakta.
8 Ekim 2009 Perşembe
Vladimir Mayakovski - Lili'ciğim (mektup yerine)
Tütün dumanı kemiriyor havayı. / Oda / Kruçyonıh'ın Cehennem' inden bir bölüm gibi. / Anımsıyor musun / İlk kez / ardında bu pencerenin / tutkudan çıldırmışçasına / okşamıştım ellerini. / Şimdi / oturuyorsun aynı yerde, / yüreğin / demirden bir kılıf içinde. / Ve yarın / paralayan sözlerle / kovacaksın belki beni / Ve loş antrede / uzun süre / titreyişlerle sarsılan bir kol / bulamayacak ceketteki yerini. / Çıkacağım, ezilmiş. / Fırlatacağım vücudumu sokağa. / Yabanıl / çılgın / umutsuzlukla paramparça. / Hayır / gerek yok buna, / sevgilim, / biriciğim, / gel / vedalaşalım şimdiden. / Ağır bir gülle gibi / aşkım / nereye kaçarsan kaç / asılıdır sana / nasıl olsa. / Bırak / son bir haykırışla uluyayım / horlanmışlığın acı yankısını. / Çalışmaktan / anası ağladığında öküzün / gider / salar kendini soğuk sulara. / Aşkından başka / deniz yok bana, / ve gözyaşları da / bir erinç / koparamıyor ondan. / Yorgun fil / sessizliği aradığında / yatar / kızgın kumlara saltanatla. / Aşkından başka / güneş yok bana. / Ve bilmiyorum bile / neredesin şimdi ve kiminle. / Eğer / bir başka şair olsaydı / böylesine üzdüğün, / onarırdı acısını / parayla ve ünle. / Fakat / sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı / senin sevgili adının / çınıltısından başka. / Atmayacağım / bir boşluğa kendimi, / zehir içmeyeceğim. / Ve dayayıp / şakağıma namluyu / çekmeyeceğim tetiği. / Ağzı hiçbir bıçağın / bakışların kadar senin / kesemez beni. / Yarın unutacaksın / seni taçlandırdığımı, / ve yakıp tükettiğimi / çiçeklenmiş bir ruhu / aşkla. / Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı / dağıtacak / sayfalarını kitaplarımın. / Sözlerimin kurumuş yaprakları mı / durduracak seni / çırpınan soluğuyla. / Bırak hiç değilse / son bir sevgi dalgası sereyim / beni bırakıp giden adımlarının altına.
çeviri: ataol behramoğlu
çeviri: ataol behramoğlu
2 Ekim 2009 Cuma
Hüzünle kaplanan zamanlar; Tanju Duru (2 Ekim 2008'in ardından)
Tanju Duru adıyla ilk kez müzik diye postal seslerini, martaval niyetine asker nutuklarını dinlediğimiz günlerde tanışmıştık. Yaprak kıpırdamayan siyahi mevsimin ışıklı sesi Ezginin Günlüğü topluluğunda, en genç eleman ve arkadaki minimal gitarları konuşturan adamdı.
Ezginin Günlüğü 1981 ile 1989 arasının en disiplinli ve kolektif ekibiydi. Topluluk sonradan dağıldı, ama ilk kadroda bulunan isimlerle birlikte Tanju da asla bu ismi bir rant fırsatı ya da ekmek kapısı olarak görmedi; sonradan bu ismi kullananlarla arasına kalın bir çizgi çekti.
Yıllar geçti; Tanju bir yandan ses mühendisi olarak çok değerli müzisyenlere hizmet verdi, önemli albümler kaydetti, bir yandan da yalnızlık fırtınalarının koptuğu iç denizini hüzün yanı ağır basan bestelere döktü.
Sonunda yılların damıttığı, zaman çemberinden geçmiş besteleri bir albümde topladı; adına da “Duru Zamanlar” dedi. Hayatın içine kapanık, genç emektarı albümünün kapağına kendine en yakışan ve kendini en iyi ifade eden tercihle adını yazmamıştı.
Sonunda yılların damıttığı, zaman çemberinden geçmiş besteleri bir albümde topladı; adına da “Duru Zamanlar” dedi. Hayatın içine kapanık, genç emektarı albümünün kapağına kendine en yakışan ve kendini en iyi ifade eden tercihle adını yazmamıştı.
Karıncaezmez kabilesinin efendi üyesi
Hırsına yenik, ihtiraslarını şahsi emellerine tercüme etmiş insanların bin ışık yılı uzağındaydı Tanju. Hepsinin üzerinde nesli tükenmekte olan Karıncaezmezler Kabilesi’nin son efendi üyelerinden biriydi.
Her kelamında bir itidal, ses tonunda büyüleyici bir dinginlik vardı. Bu son özelliğiyle sınıf kavgasında “ağzına vur, ekmeğini al” görüntüsü verse de, kaya gibi örgütçüler kadar etkileyici ve ikna edici bir tarza sahipti. Kavgacıdan ziyade barışçı, kargaşadan uzak bir minimalist, açtan çok tok, tüketici değil üretici yazıyordu lacisi uçmuş kafa kağıdında.
Hiç esirgemediği sınırsız dostluğunun çerçevesinde az görüşür, öz konuşurduk. Bazen bir masa etrafında kırmızı şaraplı toplaşmaların, bazen de stüdyoda kutu biralı sohbetlerin en yumuşak, üretken ve sıcak sesiydi O. Sanki sürekli birilerine faydası dokunsun diye yaşar, birilerinin derdine deva olsun diye konuşur gibi bir hali vardı.
Yardım elinin güzelliğini erken keşfeden, sevmeyi en büyük erdem sayan biriydi. O yüce yüreğin, derdine deva olmadığı müzisyen de yok gibiydi. Son bir iki 10 yılın en iyi albümlerinde belki de en büyük emek ona aitti.
Usta müzisyenlerin dostluk uğruna, hiçbir menfaat beklentisi olmaksızın bir araya gelip, içinden geldiği gibi çaldığı “Duru Zamanlar” albümü ancak ağır bir hüzün fırtınası altında dinlenebiliyordu. Tıpkı Ezginin Günlüğü’nün en hakiki, en anlamlı olduğu günlerde; “Seni Düşünmek”, “Sabah Türküsü”, “Alagözlü Yar”, “Bahçedeki Sandal” albümlerinde olduğu gibi. Hüznün içinde umut da yok değildi tabii. Şarkıların içinden geçen martılarla, vapurlarla ve yalnız insanlara yüklenmiş umutlar bir bir akıyordu notaların arasından...
Ölümü değil, hayatı arıyordu
Tanju’yu Ekim ayında Niğde Aladağlar’da geçirdiği kaza sonucu yitirdik. Müzisyeninden devrimcisine, dostundan tanışına; herkes bir kişi eksilmişti, her konuda bir kişi eksilmiştik.
Hani derler ya “yeri dolmayan insan” diye. Yokluğunun gediği, müzisyenler içinde bir diyalog kapısının kapanmasında, kolektif bir umudun sönmesinde açılmıştı.
Dağdaki ölümün haberi geldiğinde kahrolmakla kızgınlık arasında kala kaldık. Daha beş yıl önce Uğur Uluocak’ı almamış mıydı dağlar bizden? Neydi daha yaşanmamış sevdaları, henüz doyulmamış dostlukları, kaydedilmemiş albümleri yarım bıraktıran bu deli tutku? Yakıştı mı amacı hiçlik olan bu tutkular bize?
Dağlara çıkarken taşıdığı sırt çantasında sadece kendinin değil yaşamına uğramış tüm tanıdıklarının sıkıntılarını taşıyordu. Çıktığı tepelerden ummana boşaltıyordu çantasının içindekileri. Tabi ki ölümü değil yaşamı arıyordu dağa başlarında, ama son yolculuğunda bulduğu şey ne yazık ki ummadığı bir şeydi.
Mistik duyguların dindar olmayan komünisti Tanju Duru. Sana hüzünle, sevgiyle, umutla, dostlukla, gıptayla, coşkuyla ve biraz da kızgınlıkla güle güle diyoruz. Artık yaptıklarını yaşatacak, yarım bıraktıkların tamamlayacaklara emanetsin. İçin rahat olsun…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)