Parizyen olabilmek ya da benim dilime düşen şekli ile Parisyen olabilmek; Parisli gibi, zarif ... Ne kadar ilginç Paris sahip olduğu o önemli tarihsel dönemeçlere rağmen aşk ile zerafet ile "şık olabilmek" ile anılır olmuş. Yine de o tarih kendisini, tüm ilgi Eiffel denen o koca teneke yığınında toplansa da, tarihe hiç de meraklı olmayanlara bile Rue Saint-Antoine, Bastille gibi otobüs güzargahları ile kendini göstermekteydi.
Notre Dame Katedralı ile başladım bu serüvene, ilk gideceğim yerin burası olması biraz da bilinçli bir tercihti. 1998 yılında Paris'te sahnelenen, ardından müzik albümü yayınlanan Notre Dame de Paris müzikali, lise yıllarımın son dönemlerini çok etkilemiş, Victor Hugo'nun romanının bendeki etkisini kat be kat artırmıştı. Kulağımda o ezgiler, hafiften mırıldanarak gezindim katedralde, romanda yaşanan tüm olayları gözümde canlandırmaya çalışarak ... Bu albümde Belle, Danse mon Esmeralda gibi parçaların gerisinde kalan ama benim en sevdiğim parça olan Bohemienne (bir çingene kızının yaşamını anlatmakta) şimdi iyi gider sanırım...
Ardından 4 gün boyunca devam etti şehir turu, elde harita, akılda gidilmesi gereken yerler ama daima Paris'in ruhunu arayarak... Aslında çok şey aramadım, sadece sanat; sokak sanatı. Dinlediğimizde bu ne güzel bir dil böyle dediğimiz, o Parizyen havayı hissettiren parçaların sokaklardaki, cafelerdeki icraası. Hip hop tarzı sokak müzisyenleri yerine mesela Patricia Kaas'dan Mademoiselle Chante le Blues'u söyleyen birilerini aradı gözlerim. Belki de bu kısa gezimde yanlış zamanda yanlış yerlerde dolandım durdum.
Paris, tarihin ve aşkın kenti ama aynı zamanda da çelişkilerin, yoksulluğun, farklı etnik kimlikteki insanların, farklı sınıfsal aidiyetler içerisinde, farklı yaşamlara sahip olduğu, her birinin farklı farklı Paris'ler de yaşadığı koca bir metropol... Siz mimarisinde büyülenmiş, kaybolmuş bir şekilde şehri dolaşırken, sokakta uyuyan insanların yanından geçmektesiniz. Günün her saati en pahalı mağazalardan alış veriş yapmış, şık poşetler taşıyan şık hanımlara bakarken siz, yanınıza Fransız ya da başka milletten dilenciler yaklaşabilmekte, ya da siz ve onlar o rahatlıkla dolaşırken birileri öğle yemeklerini tamamlamış iş yerlerine koşturabilmekte.
Fransızca ezgilerden uzak bir gezi oldu benimkisi, somutlukta daima aranan, bulunamayan ama her dem aklımda yer alan ezgilerle tamamladım yolculuğumu.
Ama içimde de kalmasın istedim bu ezgiler, bana Paris'in çok kimlikli yapısını hatırlatan güzel bir ezgi de Jane Birkin'den Elisa ...
Son olarak da olmazsa olmazlar, Edith Piaf'dan Mon Ami M'a Donne ve Enrico Macias'dan Adieu Mon Pays .
Keyifli dinlemeler...
8 Temmuz 2009 Çarşamba
3 Haziran 2009 Çarşamba
tek parçalık dinletiler ...
dinlerken ne muhteşem bir şarkıdır bu dediğim, dinlediğim dönemle de özdeşleştirip bende derin etkiler bırakmasına neden olduğum parçalar vardır. o dönemler ben de saklı kalsa da bu parçaları bir şekilde ulaştırırım sevdiklerime. dedim ki yavaş yavaş buraya da ekleyeyim onları, paylaşayım, paylaştıkça çoğalalım...
ilk şarkı Nazan Öncel'den, sanırım en iyi albümü "demir leblebi"den, Kunduram Sandukam Zembilim, o albümü dinlerken gözümden bir şekilde kaçırdığım ve yakın süreçte bir dostumun sayesinde keşfettiğim bir parça, şarkı tam burda
ikinci parça ise Aldoush & Human Exchange grubundan, İran müziği ve batı ezgilerini bir araya getiren mükemmel albümleri The Child Within albümünden, Love (Amon As Daste Esghe), bu parça da tam burada
umarım siz de beğenirsiniz
keyifli dinlemeler...
ilk şarkı Nazan Öncel'den, sanırım en iyi albümü "demir leblebi"den, Kunduram Sandukam Zembilim, o albümü dinlerken gözümden bir şekilde kaçırdığım ve yakın süreçte bir dostumun sayesinde keşfettiğim bir parça, şarkı tam burda
ikinci parça ise Aldoush & Human Exchange grubundan, İran müziği ve batı ezgilerini bir araya getiren mükemmel albümleri The Child Within albümünden, Love (Amon As Daste Esghe), bu parça da tam burada
umarım siz de beğenirsiniz
keyifli dinlemeler...
31 Mayıs 2009 Pazar
ruhumu dinlendiren bir albüm bu...
Kavimler kapısı Anadolu’da, tarih boyunca kardeşliğin en içten örnekleri de, kardeş kavgalarının en acı olanları da yaşandı, tüm gerçekliği ile. Ve, türküler süzüldü, sevinçlerden, sevdalardan, en çok da acılardan… Sevdalar, sevinçler bugün de yaşanıyor, belki de en çok kavgalar... Türküler, ağıtlar bugün de yakılıyor, yürekler dağlayan, canlar yakan... Nedendir aynı canı, aynı teni, aynı dünü ve aynı bugünü paylaşan kardeşlerin birbiriyle kıyasıya kavgası? İnsanı insan görmenin, kardeşliğin bir yana bırakılıp, köklerin öne çıkarılması mı? Etnik yapılanmanın “biz”liği dışlayıp “ben-sen” karşıtlığını ve düşmanlığını yaratan ikircikli kaotik yapısı mı? Yoksa kardeşleri bir ağacın etrafında sahiplenme kavgasına tutuşturup ormanı götüren tilkilerin ince oyunları mı? Bunların tümü yaşamın içindeyken, insanca olanı; yine Anadolu’nun engin hoşgörü ve kardeşlik ruhuna tutunmak, sevgi, saygı ve kardeşliği öven sayısız türkülerini hep bir ağızdan söylemek değil midir? Oysa her kaynağı var Anadolu’nun, bu çirkinlikler çağının karanlıklarını yırtıp atmaya. En çok da çocukları var, yürekli, candan, sevgi dolu… İşte, yine bunlardan bir kaçı filizlendi, serpilip kök salmak istiyorlar. Ortak adları “ETNİ-KA” Etnik ile Kaos’un yarattığı karmaşa ve kargaşaya vurgu yapar cinsten bilinç dolu. En güzel yanları da; hızla ümmetleşen, cemaatler topluluğuna dönüştürülmekte olan ülkemizde, niceleri gibi ayrımcılığa sığınarak nemalanmak yerine, zor olanı seçip bu köhneliğe yiğitçe karşı durmaları ve insanlığın kardeşliğine gönül katmalarıdır. Bilgileri duru, emekleri derin; bilekleri, yürekleri güçlü ve gittikleri yol aydınlıklarla dolu… Hayal ve mana aleminin sonsuzluğuna hoş geldin ETNİ-KA. İnancımız; yapacağınız çok iş, gideceğiniz uzunca bir yol olduğu. Bize düşen ise; örnek olmanın gururudur. Yüreğimiz sizinle. Çabanız uzun soluklu, yolunuz açık olsun…
Erol Parlak ( http://www.etni-ka.com/ adresinden)
yağmur yağdı bugün, temizledi çoğu şeyi...
Bu haftasonunun bana hatırlattığı tek şey yorgunluk olacaktı neredeyse. Yetiştirilmesi gereken ödevler, açıköğretim sınavı görevi, 3er saatlik gece uykuları, kamburlaşan bedenim ... yorgunluk ve karanlık bir haftasonu.
Yorgunluk ve karamsarlığımın yüzüme vurmaya başladığı, asabiyet anımda başladı bu kente yağan yağmur. 90 kişilik amfide, yüzlerin birbirine benzemeye başladığı o anda delice yağan yağmur, ıslak toprak kokusu ve iğde ağacı yetişti imdadıma, gülümseyivermişim.
Hala o gülücük yüzümde, tamam ben şu an yetişmesi gereken ödevimin başındayım ama gülümsüyorum işte...
Yorgunluk ve karamsarlığımın yüzüme vurmaya başladığı, asabiyet anımda başladı bu kente yağan yağmur. 90 kişilik amfide, yüzlerin birbirine benzemeye başladığı o anda delice yağan yağmur, ıslak toprak kokusu ve iğde ağacı yetişti imdadıma, gülümseyivermişim.
Hala o gülücük yüzümde, tamam ben şu an yetişmesi gereken ödevimin başındayım ama gülümsüyorum işte...
(...)
Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum.
EDİP CANSEVER (Bilmez Miyim Hiç)
28 Mayıs 2009 Perşembe
yara bandı
gün gizini sürdü sessizliğe, konuğunu
bütün gece bekleyen sokak ışıklarına,
kaldırımlara. ben sesini duydum yüzünde
ağlayan kedinin, acısını anladım ve annemi
anımsadım, bacağını saklayan basma eteği
görünce yara bandı satan kızın.
sarıydı teni ve kirliydi elleri. bir gecenin
kondusu yürümüştü gözlerindeki kısa
patikada. çocukluğunu oyuncak bir trenden
çıkarıp taşını sulamıştı kaldırımların.
ve anlamıştı: insanlığın yarası olan
varlığıyla en çok yarasını sarmayı
gereksindiğini insanların.
“yara bandı alın” mı diyordu yoksa
“beni sarın” mı? anlayamadım.
Zafer Ekin Karabay
bütün gece bekleyen sokak ışıklarına,
kaldırımlara. ben sesini duydum yüzünde
ağlayan kedinin, acısını anladım ve annemi
anımsadım, bacağını saklayan basma eteği
görünce yara bandı satan kızın.
sarıydı teni ve kirliydi elleri. bir gecenin
kondusu yürümüştü gözlerindeki kısa
patikada. çocukluğunu oyuncak bir trenden
çıkarıp taşını sulamıştı kaldırımların.
ve anlamıştı: insanlığın yarası olan
varlığıyla en çok yarasını sarmayı
gereksindiğini insanların.
“yara bandı alın” mı diyordu yoksa
“beni sarın” mı? anlayamadım.
Zafer Ekin Karabay
26 Mayıs 2009 Salı
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Bir Eflatun Ölüm...
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
Behçet Aysan
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
Behçet Aysan
24 Nisan 2009 Cuma
23 Nisan'ın Ardından...
dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler
Nazım Hikmet
biz ne yaşadık peki?
23 Nisan’da polis çocuklarla çatıştı
23 Nisan: 'Düm Tek', cezaevi, yırtık pabuç, protesto
23 Nisan 2009 Perşembe
HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
NAZIM HİKMET
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
NAZIM HİKMET
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)